Aşk Peşinde Masallar – 1

Bana ne zamandır “roman yazmalısın”  diyenler oluyor. Fikir olarak bunu çok eğlenceli bulsam da; beni tanıyanlar bilir: Yazdıklarımı kendime saklayıp, üzerlerinde günlerce istikrarla çalışıp, sürekli düzeltmeler yapacak, yazıklarını okuyup okuyup beğenmeyecek, aradaki kopuklukları sonradan fark edip hayal kırıklığı yaşayacak, tekrar tekrar yazıp düzeltecek bir istikrar ve motivasyon yok bende.

Yine de buradan aşk hikayeleri yazmayı deneyip, eğlenebiliriz hep birlikte. Ben yazarım, siz tavsiye verirsiniz, ne olacağına karışabilirsiniz filan.

Aşk demişken, “aşk peşinde hikayeler” demek daha doğru olur muhtemelen. Lise yıllarında İpek Ongun’un “Bir Genç Kızın Günlüğü” ile yıkanan beyinlerimiz, gerçek aşk hikayelerinin daha edepsiz, daha keyifli ve çok daha iniş çıkışlı olduğunu daha üniversitenin ilk yıllarında kavradı ne de olsa…

Başından olmazsa olmaz uyarıyı yapmayı zorunlu buluyorum: Hepsi kurgu olacak, gerçekten yaşadıklarım değil. Ancak elbette her kurgu gibi, benim ve yakın kız arkadaşlarımın yaşadıklarından izler içerecektir elbette, hayatıma girmiş adamlar ve yakın arkadaşlarım okurken satır aralarında kendilerinden izler ve gerçekten yaşanmış anlar da bulacaktır zaman zaman. 

 

amman4

Markette makarna reyonunun karşısında dikilmiş, onlarca çeşit makarnaya bakarken, “Galiba bazı kadınların şanslı ve kısmetli olması, onları bazı temel yeteneklerden yoksun bırakıyor.” diye düşünüyordu.

 

Hayatı boyunca mutfakla haşır neşir olan, canı sıkıldıkça yemek pişiren kadınlardan biri olmamıştı. Tarif açıp bakmadan pişirebileceği tek bir yemek bile yoktu muhtemelen. Sevgililerini “En sevdiğin yemekten yaptım.” veya “Ne pişireyim akşama?” diye arayan arkadaşlarına da şaşırırdı.

“Ben de acaba bir gün böyle bir kadın olacak mıyım?” diye düşünürdü böyle anlarda.

Onun ilişkilerinin dinamikleri de hep farklı olmuştu. Adamlar ona yemekler pişirirken, o tezgahın üzerinde otururdu. Kendisini doyurmak için ocağın veya kesme tahtasının başındaki adamın yüz hatlarını veya ellerini izleyerek, duruma göre kahvesini, şarabını ve birasını yudumlardı.

Kadının yemek yapması çok olağan bir şey olarak algılanırken, erkeğin yemek yapmasının seksi olması ne kadar garipti!

Gündüz hastanede ameliyat yapan doktorun, aynı titizlikle domatesi kesmesini izlemek de; tanınan bir basketbolcunun “Çok kötü besleniyorsun bebeğim. Sana kahvaltı alışkanlığı kazandırmakla başlayalım.” diyerek, nice taraftarı aşırı heyecanlandıran sayıları atmış elleriyle kendisine omlet yedirmesi de hayatındaki keyifli anlardı.

Hayatında yalnız bir kere erkek arkadaşına yemek yapmaya kalkmıştı: Nohutlu pilav!

Nasıl heyecanlanmış, nasıl özenmiş, her şeyi nasıl gramı gramına ölçmüştü. Gayet de lezzetli olmuştu olmasına da, adam “Pilavın yanında ne var?” diye sorduğunda gerçekten kavga etmişlerdi. Bir adama yemek hazırlama girişiminin sonu da o kavga olmuştu.

Bu ironilerin keyfini paylaştığında, arkadaşları hep “Ballı karının tekisin!” diye takılırlardı ona.

“Makarna seçerken sos olarak ne yapacağımı düşünmem gerekirdi, eski sevgililerimi değil. İşte bu yüzden hamarat bir kadın olamıyorum.” diye kendi kendiyle dalga geçerken, telefonu çaldı.

“Neredesin Mine sen ya, noldu?” diye bağırıyordu yakın kız arkadaşlarından biri.

“Markette makarna reyonundayım! Sakin ol, iyiyim.”

“Sıçtırtma makarna da, marketine de! Napıyorsun orada? Sevgilinle Çeşme’de olman gerekmiyor muydu senin?”

“Öyleydi. Gittik de, ama iki günün sonunda, birbirimize tahammül edemediğimizin farkına vardık. Yani haftasonu çok iyi geçti. Biliyorsun zaten ortak arkadaşlarımız, festival, akşamları dans, bol alkol derken keyfimiz yerindeydi. Gelgelelim haftasonu bittikten sonraki gün, hayatımın en uzun günüydü. Konuşacak hiç bir şey bulamadığımız gibi, ben güneşlenip kitabımı okumaya her kalktığımda da surat astı. Kitap okumayı sevmeyen insanla deniz tatiline gidilmezmiş, ben bu hafta bunu öğrendim. Özeti bu.
Büyük bir olay yok yani, merak etme, ben de iyiyim. İstanbul’a dönesim de, Çeşme’de kalasım da gelmedi. İzmir’e bir arkadaşımın yanına geldim, bir kaç gün burada takılıp döneceğim. Dönünce buluşuruz, anlatırım detayları.”

“Tamam, sen iyiysen sorun yok. Biliyorsun ben zaten sevmemiştim o adamı pek.”

“Allahaşkına, sen ne zaman benim hayatıma giren bir adamı başından sevdin ki? Sevmen biraz zaman alıyor da, hepsini senin seveceğin kadar uzun süre hayatımda tutamıyorum.”

“Haha. İyisin sen tamam sorun yok. Öpüyorum. Gelince haber uçur bana.”

“Anlaştık. Öpüyorum.” diye telefonu kapatırken, biraz ileride duran ve hiç bakışlarını kaçırmadan gülümseyerek kendisini izleyen adamı fark etti.

Başka bir gün olsa, “Bugün iyi göründüğüm bir gün demek ki!” diye düşünerek şımarabilirdi. Oysa ki, jean şortu, bol t-shirtu, parmak arası terlikleri, tepeden kıvrılarak rastgele topuz yapılmış saçları, uykusuz şiş gözleri ve makyajsız suratıyla “çok iyi göründüğü günlerden birinde olmadığından” emindi.

Tanıdığı biri miydi?

Adamın gözünde güneş gözlüğü olduğu için seçemiyordu. “Marketin içinde güneş gözlüğü takmak da ne kadar kıro bir şey.” diye düşünmekten kendini alamadı. Yine de adamın harika kolları, çıkık elmacık kemikli yüzü, dağınık saçları ve gülümsemesi oldukça çekici olduğundan, bir güneş gözlüğü yüzünden adamı harcamamaya ve onun yanından yürüyerek arka reyona geçmeye karar verdi. Tanışıyorlarsa, kim olduğunu anlardı böylelikle.

Tam adamın yanından geçerken, adamı süzmek için kafasını kaldırdığında, adam muzip bir gülümsemeyle “Kalçaların hala çok güzel, ayakların da…” diyiverdi. Baştan aşağı kızarıp, ne diyeceğini bilemezken, adam gözlüklerini kafasının üzerine kaldırdı.

“Aaa! Volkan!! Tanımamıştım, bu adam niye bakıyor bana diyordum ben de. Çok zaman olmuştu! Ne zaman döndün sen Türkiye’ye?”

“Bir yıldan çok oldu. Asıl sen İzmir’de ne yapıyorsun? Neden Çeşme yollarında değil de, makarna reyonundasın? Görüşmediğimiz sürede, evlenip çocuklandın mı yoksa?”

“Yok yok o kadar da değil de… Uzun hikaye!”

“Biliyorsun sevmem uzun hikayeleri. Amaa… Göstermek istediğin bir şeyler varsa izlerim.”

“Hah, aradan geçen yıllar arsızlığından hiç bir şey götürmemiş.”

“Alabileceğim en büyük iltifat bu, teşekkür ederim.” dedi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle saçlarını karıştırırken.

Mine, adamın hala çok güzel güldüğünü fark etti. “Sıçtık!” diye mırıldandı içinden. Güzel gülen adamlara hiç bir zaman karşı koyamamıştı. Heyecanını çaktırmamak için, gündelik bir sohbet başlatmayı denedi.

“Kaç yıl oldu? On yıl mı? Daha mı çok?”

“Biraz daha çok olmuştur muhtemelen. O zamanlar sen üniversitenin ilk yıllarındaydın değil mi?”

“Evet ya doğru, on yıldan da çok o zaman. Böyle söyleyince biraz acıklı oluyor.”

“Hüzünlenmek için hala çok çekicisin. Gerçi bir düşündüm de, hüzünlü bakış da farklı bir seksapel katabilir sana. Şöyle dumanlı filan bir makyaj olması şartıyla!”

“Dumanlı makyajmış! Bazen bir erkeğin ağzına hiç yakışmayan cümleler kuruyorsun biliyorsun değil mi?”

“Mesleki dejenarasyon ve detaycı karakter bir arada. Paket bu, kabul edersen, makarnaları boşver,  sana güzel bir yemek ısmarlayayım.”

Mine yüzündeki kocaman gülümsemeyle bir an duraksadı. Hep böyle oluyordu; ne zaman bir adam ona hayal kırıklığı yaşatsa, karşısına bir kahraman -veya o anda kahraman gibi görünen bir adam- çıkıveriyordu. Bütün yaralarını sarabilecek miktarda ilgi ve flörtözlükle…

Sonra da o kahraman yüzünden bir hayal kırıklığı daha yaşıyordu. Bitmeyen döngü! Kurtarıcı olduğunu sandığı adamların hayal kırıklıkları arasında aşkı aramak.

Ayrıca Volkan’la buluşmayı planlamış olsalar, kesinlikle çok daha özenli giyinir, saçını filan fönletirdi. Onun detaycı bakışlarının karşısında oturmak için çok paçoz bir günündeydi kesinlikle!

“Bu kadar düşünmeni gerektiren bir şey yok. Hadi!” diyerek Volkan elini onun omzuna attı. “Market sepetinde de hiç bir şey olmadığına bakarsak, birinin seni gerçekten beslemesi lazım zaten.”

Mine güldü, “Bile bile lades! Ama evde makarna pişirmekten iyidir her türlü.” diye düşündü içinden.

Market kapısından çıktılar, kırmızı bir Vespa’nın önünde durdular. “Aaa, bu hala o mu? Cihangir’deki hani?” diye sordu heyecanla. Gözünün önünden, onun arkasında oturduğu nice an geçti. Uçuşan saçları… Onun beline doladığı elleri…

Volkan gülümsedi, “Evet bebeğim, zamanda yolculuğa hazır mısın? Cihangir’de değiliz gerçi, yine de on yıl önceki gibi eğlenmemek için hiç bir sebebimiz yok.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s