Aşk Peşinde Masallar – 2

Market karşılaşmasından 10 yıl kadar önce:

Roxy’nin kapısından dışarı çıktığı anda, yüzüne vuran rüzgar iyi geldi. Temiz havayı içine çekerek bir kaç derin nefes aldıktan sonra, yalpalaya yalpalaya, Sıraselviler’den aşağı doğru yürümeye başladı.

Hep böyle oluyordu, içeride dans ederken içtiği Sex on the Beach’ler yüzünden ne kadar sarhoş olduğunun veya dans etmekten ne kadar yorulduğunun hiç farkına varmıyordu; ama dışarı çıkıp eve doğru yürümeye başladığında bunların ikisiyle birden yüzleşiyordu.

Neyse ki şehirde cuma geceleri gidilebilecek en iyi gece mekanı, evine yürüyerek yalnızca on beş dakikalık mesafedeydi. Yine de, hem başı dönerken, hem ayakları zonklarken, o yolu yürümek, beş saat kadar uzun sürüyordu.

Sonunda apartmanın kapısına ulaştığında “Oh be!” diye bağırdı. Elini çantasının ön gözüne atıp anahtarını aramaya başladı. Elini bir kaç kere çantasının içinde gezdirdiyse de, anahtarın şıngırtısını bir türlü duyamadı.

“Hassiktir! Hassiktir! Kaybetmiş olamam değil mi? Anahtarımı kaybetmek için çok yorgunum. Hadi, lütfen!” panik dalgalarının arasında kendini yatıştırmaya çalışıyordu: “Sakin ol Mine, anahtarın buralarda bir yerlerde, panik yapma, sarhoşsun, daha iyi bakarsan bulacaksın!”

Apartman kapısının önüne oturup, çantasını bir kaç kere yere döküp, tekrar tekrar baktıysa da anahtarı yerinde yoktu.

Saatine baktı, sabaha karşı 5:00 olmuştu. Komşularının zillerine basmak için çok geç bir saatti.

Panikle geceyi birlikte geçirdiği arkadaşını aradı. Cevap vermiyordu. Bir daha, bir daha, bir daha! Muhtemelen çoktan uyumuştu.

“Aferim kızım! Aferim! Sokakta kalmak için ne kadar harika bir an.” diye söylendi sırtını apartmanın kapısına yaslarken.

Başı ağırlaşmıştı. Daha fazla uğraşmaya takati kalmamıştı. Ayrıca yüzleşmesi gereken bir gerçek vardı; uğraşması da bir boka yaramıyordu.

Bir saat kadar burada oturursa, kesin sabah sporu yapmak veya işe gitmek için apartmandan birileri çıkardı. Kapıcı uyandığında da çilingir bulurlardı. Şu anda çilingirle tek başına uğraşmak için fazlasıyla yorgundu.

e01d995bbca91e08914f469094a83f2b-001
Başı zonklayarak uyandı. Gözlerini bile açmadan elini başucundaki su bardağına uzattı, fakat eli havada kaldı. Su bardağı yoktu, komidin de yoktu. Bir gülme sesi duydu, erkek sesi. Gözlerini açtı.

Karşısındaki koltukta bir adam oturuyordu. Ayağındaki Adidas Gazelle’leri pervasızca koltuğun üzerine uzatmıştı. Bir elinde sigara vardı. Gülerek kendisini izliyordu.

Bu adam da kimin nesiydi? Ayrıca burası neresiydi ki?

Yattığı yerde doğrularak, etrafını süzmeye başladı. Parçaları birleştirmeye çalışıyordu. Bok vardı o kadar içecek!

Hayatında hiç bu kadar DVD ve CD’yi bir arada görmemişti. Odanın dört bir duvarı raflarla kaplıydı. Raflar da kitaplar, DVD’ler ve CD’lerle doluydu. Duvar görünmüyordu bunlardan.

Mine şaşkınlıkla rafları incelerken, adam uzanıp, sehpanın üzerinden bir kamera aldı ve Mine’nin fotoğraflarını çekmeye başladı. Eski tip analog makinelerden biriydi. Mine’nin uzun zamandır duymadığı bir denklanşör sesi vardı. Ama şu an düşünmesi gereken şey kameranın analog olması değildi tabii ki.

Üzerindeki çarşafa sarınarak bağırdı. “Napıyorsun ya? Sen kimsin? Sapık mısın?”

Adam hiç istifini bozmadan denklanşöre basmaya devam ediyordu. “Hımm, belki de. Buna karar vermeden önce sapık derken neyi kastettiğini bana açıklamak ister misin?”

“Yani…” derken gözlerini adamdan kaçırdı. Başının çatlayarak ağrıdığı akşamdan kalma bir gecenin sonunda, parçaları birleştirmeye çalışırken cevaplamak için çok zor bir soruydu bu!

Başı zonkluyordu. Gözleri yine raflara takıldı. Sonra adamı ilk defa gerçekten süzdü. Oldukça güzel giyinmiş, oldukça yakışıklı bir adamdı. Uzunca siyah saçları çok biçimli kesilmişti, bir kısmı yüzüne düşüyordu. Kocaman dudaklarının arasından bembeyaz dişlerini gösteren bir gülümsemesi vardı.

“Hiç sapık bir adama da benzemiyorsun.” cümlesi ağzından çıkıverdi.

“Sen de tinerciye veya sokak çocuğuna benzemiyorsun. Sokak kapısının önünde uyuyor olmak için geçerli bir sebebin vardır herhalde.”

Hassiktir! Kapının açılmasını, birilerinin apartmandan çıkmasını beklerken, kapının önünde sızmıştı demek ki!

ea2c47683c0f9946fbc9a4f9434b705f-001

“Her yolda bulduğunu kucaklayıp eve mi getiriyorsun sen?” diye sordu hırçınca. Aslında kızdığı adamdan çok, kendisiydi.

“Hanımefendiyi kaldırımda uyumaktan kurtarıp, mis gibi çarşafların üzerinde yatırdığım için mi suçlanıyorum? Şu an dolanmış olduğun çarşaflar Frette tatlım, İtalyan. Olabilecek en iyi çarşaflardan biri. Bana bağırmak yerine, onların tadını çıkarmaya ne dersin? Tendeki hissi çok iyidir. Soyunup onlara sarınıp, keyfini sürebilirsin. Böylelikle bana da daha iyi kareler sağlarsın.”

Dalga mı geçiyordu adam? Çarşafa bu kadar özen gösteren bir adam olabilir miydi?

“İtalyanmış, bokum” diye söylenirken, elini çarşafın üzerinde gezdirmekten yine de kendisini alıkoyamadı ve gerçekten çarşafların dokusunun muhteşem olduğunu fark etti. Şaşkınlıkla adama baktı, galiba dalga geçmiyordu.

Sigara kokan saçlarından, kaldırımın üzerinde oturduğu leş gibi pantolondan utandı.

“Şey, ben anahtarımı kaybetmiştim de, apartmandan birilerinin çıkmasını beklemek için sokak kapısının önüne oturmuştum. Uyuyakalmışım sanırım.” dedi, yattığı yerden kalkarken. Az önce hırçın hırçın konuşan kendisi değilmiş gibi, sesi kısılmıştı.

Kalktığında adam hala hiç istifini bozmadan kendisini izliyordu. Uzanıp bir sigara daha yaktı, hiç konuşmadan ona bakmaya devam etti.

Mine bir adam tarafından böyle izlenmeye alışkın değildi. Zaman kazanmak için, pencereye doğru yürüdü. Gördüğü manzara, kendi evinin manzarasının aynısıydı, bir kaç kat üstten.

Şaşkınlıkla “Ee, burası bizim apartman.” dedi.

Adam güldü, “Komşuların tanışması için biraz sıra dışı bir yöntem olduğunu kabul etmeliyim.” dedi.

Mine en azından kendi apartmanında olduğu için biraz rahatladı. “O zaman belki iyi bir komşu olarak, bana bir çilingir bulup eve girmemde yardımcı olabilirsin?”

“Sana yardımcı olabileceğim başka şeyler de var. Mesela altındaki pantolon korkunç. Güzel bir kalçan var, ama onu yok ediyorsun. Bu kadar düşük bel ve sıradan pantolon ile cazibeni azaltıyorsun. Giyim tarzını değiştirerek çok daha iyi görünebilirsin.”

“Haydaaaa!”

Adam umursamazca güldü. “Dinleyip dinlememek senin elinde. Ama kadın olduğunun ve vücudunun gücünün farkına ne kadar erken farkına varırsan, hayatta o kadar şanslı olursun.”

Mine şaşkınlıkla durduğu yerden adama bakıyordu.

“Hadi gel otur şöyle rahatça, sana bir kahve içirelim önce, bir kendine gel. İstersen duş da alabilirsin. Sonra da sana düzgün bir şeyler giydirip Leyla’ya kahvaltıya gidelim. Çilingir bunların hepsinden daha sonra ihtiyacın olan bir şey, acele etme.”

Mine inanamayarak adama baktı. Çarşaf konusunda olduğu gibi, bütün bunlarda da ciddiydi galiba.
“Kaç yaşında acaba?” diye düşündü. O kadar kendinden emin konuşuyordu ki, söylediği her şey saçma bile olsa, karşısındakini kendisine koşulsuz itaat ettirebilirdi.

Her şey çok garipti. Gerçek olamayacak kadar garip. Far görmüş tavşan gibi kalakalmış biçimde koltuktan kalkıp içeri giden adamı izledi.

Az sonra elinde bir fincanla gelip, Mine’ye uzattı. Mine koltuğa oturup, eline tutuşturulan sütsüz ve şekersiz, acı kahveyi yudumlamaya başladı. Kahveyi her zaman sütlü içerdi. O zaman henüz bilmiyordu ki, bu adamın hayatında değiştireceği şeylerden yalnızca biri kahve tercihi olacaktı.

O kahvesini yudumlarken, adam içeriden bir kaç elbise getirip karşına dikildi. “Bence bunlar sana yakışır, bir dene bakalım.”

“Evinde kadın kıyafetleri koleksiyonu mu var?” diye sordu Mine şaşkınlıkla. Daha önce hiç içeriden gidip kendisine elbise seçip getiren bir adamla tanışmamıştı.

“Teknik olarak burası tam bir ev değil, benim fotoğraf sutüdyom. Ben bir moda fotoğrafçısıyım, dolayısıyla çekimler arasında bir sürü kadının aklını başından alacak harika şeyler oluyor burada. Ayrıca adım da Volkan bu arada. Hadi denesene şu elbiseleri. Acıkmaya başladım ben.”

“Burada mı?”

“Ah, bebeğim. Kaç yaşındasın sen? Sahip olduğun her bir parça ile gurur duy. Evet burada.”

Mine “19” diye mırıldanırken, üzerindekileri çıkardı, elbiselerden birini giydi. Etrafta bir ayna var mıdır diye etrafı taradığında, yalnızca raflar olduğuyla bir kere daha yüzleşti.

“Benim düşüncelerime, aynadan daha çok güvenebilirsin. Boyu biraz daha kısa olsa daha da yakışırmış, ama yine de harika görünüyorsun. Hadi topla eşyalarını, gidiyoruz.”

324e72df508b3b9aadf398abc2bdc55b.jpg

Mine kendi üzerinden çıkardığı kıyafetleri orada bırakıp, çantasını yerden alıp adamı takip etti. Aparmandan çıktıktan ve bir kaç adım attıktan sonra, adam kırmızı bir Vespa’nın üzerine oturdu. Mine birkaç dakika duraksadıktan sonra, onun arkasına oturdu. Ellerini beline doladı, hipnotize olmuş gibiydi.

Mine, esen rüzgarla burnuna gelen sigara ve parfüm karışık kokuyu içine çekiyordu. O anı bütün detaylarıyla hafızasına kazımak istiyordu. Leyla’ya gitmeleri beş dakika bile sürmedi.

Mine kahvaltı ederken adam hakkında her şeyi öğreneceğini, uzun uzun sohbet edeceklerini düşünmüştü. Öyle olmadı. Oturdukları andan itibaren, Volkan sürekli sokaktan geçenlerle selamlaşmaya başladı. Bazılarıyla ayak üstü hal hatır sordular, bazıları bir sandalye çekip masalarına oturdu.

Mine önündekileri yerken, sessizce onları izledi ve dinledi. Konuştukları konuların pek azı hakkında fikir sahibiydi. Hiç tanımadığı insanlardan, bilmediği yönetmenlerden, sergilerden, filmlerden bahsediyorlardı.

Bu sabaha kadar hayatında her şeyin tam ve mükemmel olduğunu sanıyordu. Çok iyi bir üniversitede okuyordu. Güzel bir evde yaşıyordu. Arkadaşlarıyla İstanbul’da gezip tozuyorlardı. Babası ona cömert bir öğrenci harçlığı veriyordu. Büyük bir aşk yaşadıklarını sandığı bir erkek arkadaşı vardı. Kendi yaşlarında, yakışıklı, kibar bir çocuktu.

Ve şimdi aslında hiç bir şey bilmediği ile yüzleşmişti. Dışarıda kaçırdığı bir dünya vardı. Ve karşısındaki yakışıklı ve ukala adam, tam olarak bu bilmediği ve kaçırdığı dünyayı sembolize ediyordu.

Kahvaltısı bittikten sonra, Volkan “Hadi apartmanımıza dönme zamanı!” diyene kadar sessizce oturdu masada. Yine Vespa’ da onun arkasına oturdu, kollarını ona daha sıkı doladı, onun kokusunu daha derin derin içine çekti.

Çilingirin bulunmasının ve gelmesinin çok daha uzun sürmesini dilerdi; ama hepsi oldukça kısa bir zamanda halloldu.

Volkan merdivenlerden yukarı çıkarken, “İstediğin zaman bana uğrayabilirsin. Herhangi bir şeye ihtiyacın olduğunda… Tavsiyeye, abiye, dertleşmeye, kıyafete…”

Mine sonraki günler boyunca yalnız o sabahı düşündü. Derslerde, kız arkadaşlarıyla buluştuğunda, evde tavanı izleyerek… Eve her geldiğinde, gözleri o kırmızı Vespa’yı arıyordu.

Her fırsatta Taksim’e çıkıyor, Alkazar sinemasında bağımsız filmleri izliyor, fotoğraf sergilerine gidiyor, bir daha karşılaştıklarında onların konuştuğu her şey hakkında fikir sahibi olabilmek istiyordu.

O sıralarda henüz çok gençti, etkilendiği her adamın peşinden değişik müzikler keşfedeceğini, yepyeni ilgi alanları kazanacağını, değişik hobilere merak salacağını henüz bilmiyordu. Yıllar sonra, kendisinin etkilendiği her adamdan bazı parçalar taşıyacağını…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s