Dionysos’un oğlu Athamas tarafından kurulduğu düşünülen ve içinde Helenistik dönemin ünlü mimarı Hermogenes tarafından yapılan Dionysos Tapınağı’nın da bulunduğu Teos Antik Kenti’ne komşu yazlığımız benim yaz aylarındaki ana üslerimden biri oluyordu.
İstanbul’da geçirdiğim uykusuz, hızlı, yoğun ve sağlıksız günlerle, Teos’ta geçirdiğim annemin yemekleriyle güzel beslendiğim, yüzdüğüm, doğa içinde vakit geçirdiğim ve bol bol kitap okuduğum ve uyuduğum günler bir arada müthiş bir denge yaratıyordu hayatımda.

Oranın çok eskilerinden olan çok sevdiğim bir adamın deyişiyle: “Hayatında ne yaşamış olursan ol, burası kendinle yüzleştiğin, dibe sakladığın her şeyin su yüzüne çıktığı, hesaplaşmalarını yaptığın ve doğru cevapları bulduğun mistik topraklar.”
O bölgenin gerçekten spiritüel bir enerjisi mi var; yoksa hiç acele etmeden, hiç plan yapmadan bakir doğanın içinde harika bir denizde yüzerek anın içinde yaşamanın olağan bir sonucu mu bu bilmiyorum; ama gerçekten de öyle. Orada ne zaman vakit geçirsem, aklımda evirip çevirdiğim konuları netleştiriyorum, hiç farkında olmadığım içimde bir yerlere bastırdığım duygularımı buluyorum, hayatımda o dönem hoşuma giden ve gitmeyen her şeyi çok daha net görüyor ve hissediyorum, koşturmalı hayatımda yaşadığım ancak oturup üzerinde düşünmeye fırsat bulamadığım hesaplarımı kapatıyorum.
Fakat bu yaz boyunca, hem yurtdışına çok fazla seyahatim vardı, hem de şirket işleri çok yoğundu ve fiziksel olarak İstanbul’da olmamı gerektiren süreçler vardı. O yüzden bu yaz boyunca Teos’ta herhalde toplamda bir hafta geçirdim. Gidişlerim de çoğunlukla haftasonuna denk geldiğinden, oranın en güzel, bana ait hissi veren versiyonunu hiç yaşayamadım; kalabalık ve gürültülü hali de muhteşem denizin hatırı olmasa hiç katlanılır gibi değildi.

Burning Man‘den sonra, Türkiye’de dönüp şirkette yığılan işleri ve katılmam gereken toplantıları toparlar toparlamaz; hiç uyku bile uyumadan kendimi havalimanına atıp Teos’a gidiyorum. Okulların açılmasının etkisiyle ortalıktaki çoluk çocukların tamamen kayıplara karıştığı, sessiz ve sakin versiyonuna bayılıyorum oranın.

Annemin müthiş kahvaltıları eşliğinde çatıdaki güzel manzaralı terasımda işlerimi yapıyorum, öğlenleri denize gidip, berrak denizde yüzüp sonra güneşlenerek kitabımı okuyorum, akşamüstleri yanık tenimin üzerine sweatshirt giyecek kadar tatlı bir serinliğin tadını çıkartıyorum.

Bir gün de Seferihisar’dan kalkan feribotlarla günü birlik Samos’a geçiyoruz. Keşifler peşinde oradan oraya koşasımız yok, bomboş pazar günümüzde Urla’da gezmek yerine Samos’a gidip gelelim hem de biraz alışveriş yaparız, diyoruz.
Sahil boyundaki cafe’lerde oturup, hala ısıtan güneşin tadını çıkartarak güzel frappeler ve proseccolar yudumluyoruz, market alışverişimizi yapıyoruz, meydandaki popüler mekanda gyros yiyoruz. Lokal bira Alpha’nın deniz tuzlu versiyonuna bayılıyoruz – ki Samos’ta yaptığımız tek yeni keşfin bu olduğunu söyleyebilirim.



Akşamüstü eve geri döndüğümüzde alışverişlerimizin tamamına ödediğimiz parayı ve bütün gün yiyip içtiklerimizi göz önünde bulundurunca Urla’da bir yemeğe gitmekten daha ekonomik olduğunu fark ediyoruz. Yol da İstanbul’dan Büyükada’ya gitmekten bile daha kısa sürüyor. “Daha sık yapmalıyız bunu.” diyoruz. Sonra annem çıtayı yükseltiyor, Yunanistan’dan ev kiralama kararını açıklıyor, harika yeni hayallerle tokuşturuyoruz kadehlerimizi.

İstanbul’a dönmeden önce bir de Alaçatı’ya gidiyorum, uzun zamandır görüşmediğim ilkokul arkadaşımla bol bol sohbet ederek sakin bir gün geçiriyorum. Sonra bir gün doğumunda Teos Marina’nın harika manzarasına bir selam çakarak, havalimanından toplantılarıma bağlanmaya başlıyorum.
Terasta keyfi yayılmalar, evden sallanarak denize gitmeler, hiç bir acele olmadan içilen proseccolar çok hoşuma gidiyor. O gün İstanbul’a uçarken karar veriyorum, bir süre oradan oraya keşifler peşinde koşacağım, aksiyonlu seyahatlere çıkmamaya… Daha sakin günler geçirip, küçük keyiflerden haz almayı hatırlamaya…

“Yazın Son Demlerinde Teos & Samos” üzerine bir yorum