“Ben güneşsiz ve denizsiz hiçbir planda yokum, ayrıca şişe bile açamıyorum.” – Prenseslik günleri ve Bozcaada

Deniz kıyısında bira yerine doğal soğuk çaylar içiyorum, düzenli olarak fizik tedavi seanslarıma gidiyorum, yine de temmuz ayına başladığımızda ne kolumdaki beni uykularımdan uyandıran ağrı ve uyuşuklukla başa çıkabilmiş durumdayım, ne de vücudumdaki tuhaf ödemi ve şişlikleri indirebiliyorum. Yaz ayları geldi mi bir jean şort ve crop üstlerle harika görünen karın kaslarımdan da, seyahatlerden toplantılara bağlanan enerjimden de eser yok!

Nasıl olduğumu soranlara “Bildiğim gibi akmıyor bu aralar hayat.” diye cevap veriyorum o günlerde. Kendi kendimi sürekli olarak “Bir zamanlar fırtınalar estirirdim, eskisi gibi değilim artık değiştim.” şarkısını söylerken buluyorum.

Bana ne kadar güçlü olduğumu ve bütün bunların içinden geçebileceğimi hatırlatanları da tersliyorum biraz. “Güçlü, her şeye yetişen hallerimin faturasını ödüyorum aslına ve bu kadar güçlü olmak istiyor muyum artık emin değilim. Artık birileri bir şeylerin ucundan tutsun bir zahmet.” diyorum.

O günlerde, hem içimizde hem de seyahatlerde nice yolu birlikte yürüdüğüm yol arkadaşım Elif, “Ben bu durum karşısında çaresizim bana yol göster, de. Gerçekten hayat onu çıkaracak karşına. Senin yüzdüğün nehirde ters akıntı var, şu an böyle bir andasın. Teslim ol, acziyetini kabul et, bırak evren çalışsın. Bu kez farklı bir senaryo bilmediğin yerden geldi. Bu da bir keşif, dünyanın sonu değil, sadece senin gücünün daha az yettiği, sana söz söyletmeyen bir hal. Koskoca deniz sen kendini bıraktığında el üstünde tutuyorsa seni, evren neler neler yapmaz ki? Su akar yolunu bulur, her şeyi sen halletmek zorunda değilsin. Bırak hayat sana rehberlik etsin.” diyor bana.

Zaten akıntıya karşı kürek çekmekten, sürekli bir şeyleri oldurmaya ve iyileştirmeye çalışırken vücudumda yepyeni sağlık sorunlarının ortaya çıkmasından yorulmuş durumdayım o günlerde. Her şeyi tamamen akışına bırakmam benim kontrolcü, planlamacı, “doing mind” yaklaşımımla çok çelişiyor, bu yüzden Elif’in önerdiği yaklaşımı sevmiş olsam da her şeyi akışına bırakmak benlik değil. Şirket işleri dışındaki her şeyi akışına bırakmaya karar veriyorum.

Hayatımda ilk defa gerçekten acizliğimi kabul ediyorum. Sol elim tamamen uyuşuk o günlerde, su şişelerinin kapaklarını bile açamıyorum. Fıtık ve carpal tunnel sendromu sebebiyle geceleri ağrıyla uyanıyorum, çanta bile taşıyamıyorum. Doktorumun sözünü dinliyor ve prensesliğimi ilan ediyorum. Her şeyimi yapabilmek için etrafımdaki centilmen erkeklere teslim ediyorum kendimi. Havalimanlarında valizimi bile x-ray cihazına koymak için, su şişelerini açmak için, taksiye binerken çantamı yerleştirmek için sürekli olarak etrafımdaki herkesten yardım istemeye başlıyorum. Ve açıkçası ne yalan söyleyeyim, tatlı gülümsemelerle ve teşekkürlerle kendilerini kahraman hisseden erkekler de bu işleri yapmaktan pekala oldukça hoşnut oluyor.

Senenin bir kaç ayını tedaviyle, sonra bana birkaç ay kadar dolu dolu gelen birkaç haftasını Peru’da geçirdiğim için normalde yazı nisan ayında başlatan ben, temmuz ayına başlarken daha henüz hiç bronzlaşmamış ve deniz kıyısında pek vakit geçirmemiş durumdayım. Bütün bir sene boyunca sabırsızlıkla beklediğim yazı kaçırmış hissediyorum kendimi.

Avrupa’da arkadaşlarımın davet ettiği bir kaç planı çok keskin bir şekilde reddediyorum: “Ben artık deniz ve güneş içermeyen hiçbir plana gelmem birkaç ay boyunca.” Benimle İstanbul’da buluşmak isteyen herkese de, “Ben İstanbul’da hafta sonu geçirmem, denizli güneşli bir yere gidelim.” diyorum. İşte tam bu günlerde ne zamandır İstanbul’da kesişmeye niyet ettiğimiz birine de aynı çıkışı yapıyorum. Tam ihtiyacım olan cevabı veriyor bana, “Cumartesi sabah erkenden alıyorum seni evinden o zaman.”

Kendimin fit, enerjisi bitmeyen, her şeyi kotaran haline alışkın olduğum için hemen uyarıları ardışık dizmeye başlıyorum: “Hiçbir şey taşıyamıyorum, sol elim uyuşuk kullanamıyorum, gece ağrılar ve kramplarla uyanıyorum, ayrıca vücudum çok şiş.”

Bunlardan korkmuyor, aksine tam bir centilmen olarak bütün bir hafta sonu da plaj çantam dahil olmak üzere bütün çantalarımı taşıyor, bütün biralarımı açıyor, ihtiyaç duyabileceğim her konuda bana çok güzel destek oluyor.

Birlikte Bozcaada’da çok eğlenceli bir haftasonu geçiyoruz. Rose şaraplarımızı alıp Ayazma Plajında günümüzü geçiriyoruz. Akşamüstü arabamızın üstünü açıp ikimizin de sevdiği Jabbar şarkılarını avaz avaz söyleyerek merkeze dönüyoruz. Güzelce giyindikten sonra güzel mezeler eşliğinde rakılarımızı içiyor, geceyi hep Salhane’de jazz eşliğinde kokteyller içerek, üzerine de Kedi’de dans ederek kapatıyoruz.

Hasan Tefik Restorant’ın mezelerini, Salhane’nin kokteyllerini ve manzaralı ortamını, Kedi’nin gecelerini çok seviyoruz.

Ben geceleri kolumun ağrıları ile inleyerek uykumdan uyanıyorum, yanaklarım şiş şiş geziyorum evet ama o hafta sonu yeniden eğlenebilmek için bütün bunları yoluna koymamı beklemek zorunda olmadığımı fark ediyorum.

Danslar, kahkahalar, şerefeler, güneş yanıkları, avaz avaz söylenen şarkılar ile ikimize de o hafta sonunun enerjisi çok güzel geliyor.

O hafta sonundan sonra İstanbul’a geri döndüğümde, kendi kendime bu senenin geri kalan yarısında şımarma hakkı veriyorum. Canım, keyfim ve vücudum ne istiyorsa onu yapmaya söz veriyorum.

Bu süreçleri bana destek olarak, birlikte yürütmek isteyenlerden müsaade istiyorum yine aynı sebeple. “Benim hem vücudumda, hem iç dünyamda çözmem gereken şeyler var ve bu biraz yalnız vakit geçirmemi de gerektiriyor.”

İşte 2025’in seyri benim açımdan tam bu noktada değişiyor, kendi kendime bu özgürlüğü ve bu alanı tanıdığım ve bir süre boyunca fiziksel olarak çok güçlü olmadığımı ve olmayacağımı – yine de bunun hiç bir şeye çok da engel olmadığını kabul ettiğim andan itibaren.

Yazın bundan sonraki kısmında karşıma ne çıkarsa keyfime göre onların peşinden gitmeye ve bütün bunlar süresince iç dünyamda ve vücudumda olup biten her şeyi dikkatle gözlemlemeye karar veriyorum. Bence benim iyileşmem de tam bu noktada başlıyor.

Bazen hayata size rehberlik etmesi için teslim olmayı unutmadan kalın!

Yorum bırakın