Hayatın bazı fazlardan oluştuğunu düşünüyorum. En azından benim hayatımda böyle oldu. Ve etrafımda ışıldayan bazı kadınlarda da bu fazlar arasında geçişi ben çok net gözlemleyebiliyorum.
İlk faz, aslında bir çok insanın bütün ömrünü geçirdiği ve devamına hiç geç(e)mediği faz. Çabalama ve ispatlama odaklı bir dönem. Var olmaya çalışma, kendini gerçekleştirme ve zorluklarla mücadele dönemi. İş hayatında, maddi koşullarda, sosyal ilişkilerde…
Kişinin, başkalarının değer yargılarını esas alarak, onların “doğru” ve “olması gereken” kriterleri kapsamında kendini alkışlanacak veya en azından kabul ve takdir göreceği bir yere koymak için bütün performansını harcadığı dönem… “Ne derler?”, “Ne düşünürler?” sorularının zihnin çok ön planında olduğu bir dönem bu; bu günün popüler deyişiyle labrador enerjisi…
Ve hayatında olmayan her şey için dışarıda birilerini suçladığı dönem. Aileye öfkeler, eski sevgililere lanetler, kadere söylenmeler… Arabesk FM tam gaz!

Sonra bazı kadınlar buradan başka bir aşamaya sıçrıyor. O sıçramayı yaşayanları enerjisinden anında tanımak mümkün. Bir anda her şeyi yapabilir hale geliyorlar, kimseyi umursamıyorlar, “Sana bir şeyi yapamayacağını söylerlerse beş kere yap ve yaparken de aşırı seksi pozlar ver.” gibi bir motto etrafında yaşamaya başlıyorlar. Hayatta jokeri bulmuş gibi hissettiren bir faz bu.
Bu fazdaki kadınlar bir anda çok güzelleşiyorlar, kariyer basamaklarını tırmanıyorlar, eğleniyorlar, kendileriyle de hayatlarındaki adamlarla da… Hayatın bütün gizli kodlarını çözmüş gibi hissettiren bir dönem oluyor bu genelde. Her şey için çok çaba harcanan o uzun yıllardan sonra, aklındaki hayalindeki her şeyin tıkır tıkır aktığı bir gerçekliğe geçiveriyorsun; her gün aynaya bakıp kendi kendine “Harikasın be kızım!” diyorsun ve her şeye her yere yetişiyorsun.

Herkese akıl vermek istiyorsun, herkesi buraya çekip almak istiyorsun. “Herkesi boş verdiğinizde, kendinize odaklanıp akışa güvendiğinizde ve akışla ritmi tutturduğunuzda sihirli bir şey oluyor”u anlatmak istiyorsun bütün sevdiklerine. Çok konuşmaya, çok akıl vermeye başlıyorsun haliyle. Muhtemelen biraz itici de oluyorsun. Çünkü o fazda senin kendiliğinden yaptıkların, henüz oraya gelmeyenler için o kadar da basit değil – onların erkek dramalarına, ego savaşlarına harcayacak ayları var daha.
Toplumdan ayrışmaya başlıyorsun, sana bir yandan “deli, çılgın” demeye başlıyorlar, diğer yandan imreniyorlar da, çünkü sen her şeyi birden yapıyorsun. Diğerleri koltuktan daha popolarını kaldırmadan, sen ülke değiştirmiş, beş proje halletmiş ve harika görünüyor oluyorsun filan!

Ben hayatımın yaklaşık beş yılını bu fazda geçirdim, daha kısa veya daha uzun deneyimleyenler de vardır mutlaka. Korkunç beslensem de vücudum hep aşırı fitti, karın kaslarım dünyayı benden önce selamlıyordu, formumun sırrını soranlara çapkın bir gülümsemeyle “Dans ve erkekler” diyordum, gerçekten de spor salonuna filan gitmiyordum, hayat enerjim aşırı yüksekti, çok seyahat ediyordum, çok çalışıyordum, hayatımın her alanında harikalar yaratıyordum. “Şanslı kaltak karı” olarak anılmama neden olan erkekler hep hayatımdaydı, yakışıklılardı, romantik jestler yağıyordu ve birlikte çok eğleniyorduk.
Benim kariyerimdeki en iddialı yükselişim bu dönemde oldu, eş zamanlı long-distance çok seyahat içeren bir ilişki yaşıyordum, dönüp fotoğraflara baktığımda en iyi göründüğüm dönem ve arkadaşlarımla da çok vakit geçiriyordum.
Burada tuhaf bir ego da oluşmaya başlıyor, diğer herkesten kendini ayrıştırıp özel gördüğün, kendini harika ve yetenekli bulduğun bir dönem çünkü.

Sonra bir gün… çat!
Bu çat herkesin hayatına farklı zamanda ve farklı şekilde geliyor. Kiminde ekonomik bir konu, kiminde bir ilişki…
Bende o “çat” sağlıkla geldi. Muhtemelen diğer ikisinin sınavını ben hayatımda daha önceki bölümlerde vermiştim.
Kanser tedavisi… Her sabah uyanıp bir kabus olduğunu düşünüyordum. O kadar kendime yakıştıramıyordum ki!


Üzerinden bir yıla yakın zaman geçtikten sonra, çok sevdiğim biri o günlerdeki yaklaşımımı şöyle özetledi: “Tuhaf seviyede sakindin, sanki konunun seninle hiç bir alakası yokmuş gibi geçirdin o dönemi.”
Ayaklandığım gibi Peru’ya gittim. Ya da belki Peru’ya gitme motivasyonu ile o kadar kolay ayaklandım.

Bugün dönüp geriye baktığımda günlerini acillerde geçiren, tek başına duş alamayan, iki adım attığında taşikardisi başlayan bir kalple, kalkıp Peru’ya gitmek muazzam bir cesaretmiş. Ayrıca benim durumumu bile bile beni tura dahil eden Merve ve Arda’ya ve böyle durumlarda dramatik açılımlar yapmak yerine gerekli durumlar için tedbirleri -mesela ilaç çantası, sağlık sigortası- benimle planlayan anneme de şükranlarımla… ❤
Yine de… Peru’ya gidip o kadar seremoni yaptıktan sonra, döndüğümdeki kontrol MR’ında kanserin tamamen gitmediğini öğrenmek beni çok sarstı.
Peru başlı başına bir hikayeydi.
Seremoniler, ayahuaska deneyimleri… Gerçekliğin çözüldüğü, egonun eridiği, “aslında her şey bir rüya, tadını çıkar.” mesajı… Hala hayatımda tam oturtamadığım sekmeler yaratıyor bu deneyim. Bazen bir şeyleri çok ciddiye alıyor, birilerine çok kızıyorum ve buna göre davranıyorum. Sonra bir hatırlıyorum, gerçek dediğimiz de aslında bir rüya, o kadar ciddiye almayı bırakıyorum, her şey çok daha kolay akıyor. Diğer yandan bu geçişlerim, karşımdaki kişiler için zorlayıcı oluyor. Aydınlanmakla delirmek arasında gerçekten çok ince bir çizgi olduğuna her geçen gün daha çok inanıyorum.

Özellikle döndüğüm ilk günlerde ben yaşadığım her anın gerçekliğini sorgular seviyedeyken diğer insanlarla ilişkileri sürdürmekte gerçekten çok zorlandım. İçtenlikle sevdiğim kişilerle bile…
Çünkü bu deneyimden sonra bana benim duygu içermeyen hiç bir diyaloga tahammülüm kalmadı. Kişisel deneyimler yerine bilgi aktarımı odaklı sohbetleri katlanılmaz bulmaya başladım. Çünkü bilgi almak istediğim her konuda parmağımın ucunda harika podcast ve kitaplar varken, konunun uzmanı olmayan kişilerden yüzeysel bir bilgi yerine duygularını hayat deneyimlerini duymayı istedim. Yoksa da susup göz göze bakışmaya, sarılıp oturmaya razıydım.
Dolayısıyla ben Peru’dayken her şeyi bıraktığımı ve döndüğümde yepyeni bir seviyeye geçeceğimi sanmıştım. Ama dönüşte asıl sınavımın başladığını fark ettim.
Spirtüel olarak açılmış bir zihinle çok dünyevi gerçekliğe geri dönmek gerçekten çok zorlayıcı bir deneyim. Bir sürü kişinin böyle bir deneyim sonrası işten istifa etmesini, boşanmasını vs. ben artık çok iyi anlıyorum.
Çünkü gerçekten bir inanılmaz sıkı delikli bir süzgece dönüşüyor zihniniz – uymayan hiç bir şeyi tekrardan zihninize, iç dünyanıza kabul etmek istemiyorsunuz. Bu da beraberinde bir uyumsuzluk, aykırılık getiriyor.
Peru deneyimini birlikte yaşadığım bütün arkadaşlarım benzer bir durumu yaşadı: Hepimiz sosyalleşmekte zorlandık döndükten sonra.

Daha derin anlamlar gördüğün bir yerden, basit egoların, günlük telaşların dünyasına dönüyorsun. O akışa kapılırsan kazandığın yüksek farkındalığı kaybedecekmişsin; uyum sağlamazsan o güne kadar yarattığın ve kurduğun her şeyi kaybedecekmişsin gibi bir panik de yaşıyorsun.
Özellikle benim gibi içinde hippi ruhu olmayan, parayı, konforu, gücü sevenler için bu daha büyük bir karmaşa.
Aylar geçtikten sonra şunu söyleyebilirim ki, insanın asıl aydınlanması yaşadığı yerden binlerce km uzağa gidip yaşadığı deneyimlerle olmuyor. O deneyimlerle geri dönüp, yaşadığı hayatta onları nasıl doğru uygulayabileceğini anlamaya çalışmasıyla oluyor.

Ben iç dünyamda bunları yaşarken, arada sırada bazı rüzgar esintileri ve kulağımdaki müziğin çok iyi kesiştiği anlarda iddialı yükselmeler yaşarken ve “Gerçek ne?” diye sorgulama seviyesine gelmişken; bir de sağlık meseleleri vardı önümde.
Bitirip tamamen tedavi edemediğim kansere ek olarak vücudum sürekli şişiyordu.
Senelerdir sahilde 10 şişe bira içip patates kızartması gömen buna rağmen bir gram göbeği olmayan benim bel çevrem iddialı biçimde genişlemişti, hayatımda ilk defa göbeğim vardı.
Ayrıca hep çok yüksek enerjisi olan ben, “Erken uyuyan yol alır, uyumayan her boka yetişir.” mottolarımın inadına, tuvalette kapıya kafamı yaslayıp uyuyacak seviyedeydim. Sürekli ama sürekli uyumak istiyordum.
Durmaksızın şişen yanaklarım ve göbeğim yetmiyormuş gibi, ardından bir de beni uykularımdan uyandıran bir kol ağısı başladı. Yatamıyordum.

Fizik tedavi kulağıma çok yaşlı işi geldiği için iç güdüsel olarak ajandama fizik tedavi randevularımı “Sezen Türker” olarak kaydediyordum, fizik tedavi olarak değil.
Yanaklarım şişti, göbeğim vardı, sol elim sürekli uyuşuktu, hiç normale dönmeyeceğini düşünüyordum, kanser sayfasını tamamen kapatamamıştım ve Peru üzerine spiritüel açılmış zihinle oldukça rekabetçi bir dünyada çalışmaya devam ediyordum!!
Kendi bedenimi, duygularımı ve tepkilerimi tanıyamıyordum!

Geçen yıl Çin takvimine göre yılan yılıydı. Yılan, dönüşümlerin ve yeniden doğumun sembolü. Benim bu dönüşümüm zarif olmadı. Vücudum şişti, saçlarımın kalitesi azaldı, huysuzlandım.
Yılan kabuk değiştirirken önce daralır, sıkışır, rahatsız olur. Eski deri çatlayıp dökülürken, yılan en savunmasız haldedir. Benim hayatımda bu dönem de tam böyle gerçekleşti.
O dönem boyunca kendimi çirkin, güçsüz ve aciz hissettim. Vücudumun her şeye yetişen enerjisini de, uykusuz filan da harika görüntümü de, ruhsal stabilitemi de kaybetmiştim.
Şimdi geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Belki de o üçüncü fazın başlangıcıydı. İspat etmeye çalışmadığım, mükemmel olmadığım, bedenimle savaşmamayı öğrendiğim, kendimle kavga etmediğim ve kimseye değil şov açıklama dahi yapmaya ihtiyaç duymadığım bir faz.
Gücün performanstan değil kabullenişten geldiği bir yer.
Ve belki ilk defa gerçekten kendin olduğum yer.
Kabuklarım düştü.
Bazı süper güçlerim gitti.
Ben kaldım.
Geride kalan yazı ben uyuşan sol kolumla, her zamanki kadar fit olmayan vücudumla, hızlı yorulan vücudum ve hayattan ne istediğimi anlamaya çalışırken aşırı çelişkili davranışlarımla geçirdim. Çok ağladım, çok içime kapandım, yeniden hissedebildiğimi hatırladım.
O kadar uzun zamandır o kadar çok şey yaparken ben aslında o kadar hiç bir şey hissetmeden yaşıyormuşum ki, şimdilerde döktüğüm her göz yaşıyla gurur duydum.
Diğer yandan duygularımla, duygu geçişlerimle oradam oraya savrulurken ve sağlık sorunlarımla uğraşırken titreşen bir yaprak giyidim. Kırılgan, yönsüz, rüzgarlara açık. Benim dışımdaki her şeyden de gereğinden fazla etkilendim ve çok yoruldum.
Bugünlerde yavaş yavaş ritmimi buluyorum. Duygularımı bastırmadan, duvarlar örmeden sınırlar koymayı; içimdeki o deli ateşi kendimi yakmadan taşımayı; kendime şefkat göstermeyi; yavaşlamayı unutmadan güçlü ve verimli kalmayı öğreniyorum.

