İspanya Notları: Harika Bir Villada Havuz Partisi, Adriatique, Sitges, şişelerce cava ve leziz yemekler

Hayatın karşıma çıkardığı tesadüflerden bahsetmeyeceğim; çünkü biliyoruz ki benim hayatım her zaman ‘gerçek olamayacak’ kadar absürt ama bir o kadar da güzel tesadüflerle dolu geçiyor.

Guatemala’dan İstanbul’a dönerken Panama‘da tanıştığım, sonra Hollanda’da bir müzik festivalinde karşılaştığım, ortak arkadaşlarımızın çokluğu sebebiyle çeşitli planlarda ve sohbetlerde kesiştikten sonra, Luxemburg’a taşındığında evini hayırlamaya gittiğim Miguel, doğum günü partisi için beni İspanya’ya davet etti.

Daha önce gitmiş olanların anlata anlata bitiremediği harika bir villası vardı. Satmadan önce son bir kez havuzunun hakkını verme çabası, benim ajandamla kesişti. Sonuç olarak, bana uzun yıllar sona yeniden İspanya yolları göründü.

Ben herhangi bir yere yalnızca tek bir etkinlik için gitmediğimden, bir yere gitmişken yapılabilecek her şeyi de programa dahil etmeden duramadığımdan hemen ön araştırmalara başladım.

Bir yere gitmeden önce araştırmalarımı ve planlamalarımı nasıl yaptığımı soran çok kişi oluyor; bu konuda detaylı bir yazı yazarım. Şimdilik küçük bir sır: Ben planlamıyorum, algoritmaları eğitiyorum.

Instragram’da gitmeyi düşündüğünüz istikamete ilişkin çeşitli keyword’ler kullanarak aramalar yapın, hoşunuza giden içerikleri like’layın, gerisini algoritmaya bırakın. Bir anda o ülkeye, şehre ilişkin çok fazla içerik önünüze düşmeye başlayacaktır. Hatta bunu mümkünse seyahatinizden epeyce önceden yapmanızı tavsiye ederim; çünkü algoritma önce o bölgeyle ilgili her şeyle ilgilenebileceğiniz mantığından ilerleyerek, beğendiğiniz veya kaydettiğiniz içeriklere göre daha nokta atışı öneriler çıkartması biraz sürüyor.

Böylelikle algoritmalar dijital uşaklarım olarak çalışırken, ben sadece seçim yapıyorum. Daha önce adını hiç duymadığım ve harika bir line-up’a sahip bir müzik festivali olan Brunch! Festival‘i de tam olarak böyle keşfettim ve doğum günü partisi ekibiyle de Brunch Festival’de buluştuk.

Benim senelerce sürmüş bir Adriatique talihsizliğim vardı. Ne zaman bir bilet alsam bir aksilik çıkıyordu ve gidemiyordum. Hatta şu meşhur Cercle etkinliğine bile biletim varken gidememiştim, hala çok severek dinlediğim setlerinden biri. Neyse sonunda Awakenings Festival‘de o şeytanın bacağını sonunda kırmıştım.

Bizim ekip daha sert techno sahnelerinde zıplamayı tercih ederken, ben artık festivallerde tek başıma dans etmenin ve en sevdiğim müzikte olmanın o bencil zevkine kapılmış durumdayım. Romanya’da Untold‘da bunu deneyimlediğimden beri, artık festivalde tek başıma takılmayı da seviyorum. Bizimkilere “Ben başka sahneye gidiyorum.” diyorum. “Seninle gelelim mi? Yalnız bırakmayalım.” gibi bir endişeye kapılıyorlar. “Hiç gerek yok, ben sizi çıkışta bulurum.” diyorum. Çünkü artık bal gibi biliyorum ki, bazı müziklerin ortamları ve insanları sadece aşırı sevgi dolu.

Önce biraz Junge ile ısınıyorum, sonra Adriatique’in çalacağı sahneye gidiyorum. Sahne tıka basa dolu ve enerji muhteşem. Sonradan çok trend olan bir tshirt giymiş yakışıklı bir Fransız adam elindeki yelpazeyle müziğin ritmine uygun biçimde bana esinti yaparken o hipnotik beatlerle dans ediyorum.

“I’m begging you please, I’m on my knees…” diye bağırırken göz göze gelip gülümsüyoruz. Sol kolum tamamen uyuşuk, yüzüm ve bütün vücudum neden olduğu çözülemeyen ödemden şiş. Hayat beni adeta dizlerimin üzerine çöktürecek kadar sağlık sorunlarıyla sınarken ben dans ediyorum. Her bir bas içimde, yüzümdeki gülümseme kocaman, “Hayat her şeye rağmen çok güzel be.” diye düşünüyorum Magnifique! – it’s like a chain reaction. O can yakıcı derecede derinden, hiç bitmesin istenen, insana yaşadığını her hücresiyle hissettiren anlardan.

Ertesi gün trenle Barselona’dan Sitges’e gidiyoruz. Miguel’in evi gerçekten de mükemmel bir “geleneksel olmayı reddeden, havalı yetişkin evi”. En üst katta yemyeşil manzaraya bakan bir teras var, orta katta cam tabanlı dev yatak odaları, alt kat mutfak ve yaşam alanı. Bodrum kat asıl hikayenin başladığı yer, bir oyun odası, sineme ve club var. Evet DJ setiyle, ışıklarıyla, dans pistiyle tam teşekkül bir private club! Evin her köşesi akıllı sistemlerle donatılmış. Ve kocaman bir avluda güzel bir havuz.

Hepsi birbirinden renkli karakterlerden oluşan bir ekip! Müzikler, kahkahalar, şerefeler, en kaliteli içkiler, gece club’ta DJ eşliğinde parti, sabah havuzun içinde ayılmaya çalışarak geçen bir döngü. Tabii ki herkese Serdar Ortaç ve Tarkan öğretmemiz ve herkesi 90’lar Türkçe pop şarkılar eşliğinde dans ettirmemiz olmazsa olmaz!

Mutfakta kahve yaparken yapılan romantik danslar, yıldızların altında romantik bakışmalar, havada uçuşan iltifatlar, şişelerce Cava, elele gidilen restoranlar, masalarda leziz deniz ürünleri ve meşhur paella, aralarda ise ‘siesta dersleri’.

O hafta sonu bittiğinde, bir daha kimin kiminle dünyanın neresinde denkleşeceği hiç belli olmayan, her biri dünyanın farklı noktalarında yaşayan ekiple vedalaştıktan sonra, Barselona’ya dönerken dudaklarımda muzip bir gülümseme var. Bir de leziz cava’ların tadı. Zihnimde Serdar Ortaç ile Aqriatique ardışık çalıyor. Ve, viva la siesta!

Her şeye rağmen dans ederek kalın!

Yorum bırakın