Şirketteki yoğun gündemlerden, acil işler sebebiyle gecelerimin gündüzlerimin aralıksız birbirine bağlandığı birkaç seri haftadan ve “aslında pekala bir maille çözülebilirdi bu” dedirten toplantılardan sonra, arkama bakmadan uçağa atlıyorum. Tam bir profesyonel hamlesi. Çünkü o yoğunlukta burn out olmadan, işe karşı motivasyonunu uzun vadede sürdürebilmenin tek çözümü gerçekten bu.

İstikamet: Barselona. Katılacağımız doğum günü partisine daha bir gün var. Şehre benden daha önce ayak basmış, daha önce birlikte nice ülke arşınladığım Berk’in yanına havalimanından valizimle geçiyorum. Barselona’nın o karakteristik sokak masalarından birine çökmüş, büyük bir heyecanla tapas’larımı sipariş vermişken ne oluyor? Acil toplantı talebi geliyor!
Odaklanma ve zaman yönetiminde hiç mütevazilik yapamayacağım kadar iyiyimdir, verimlilik zaten hayatımda her konuda geçerli. Dağılmam, odaklanırım, az uyurum, verimi maksimize ederim, her zaman olması gerekenden daha uzun saatler çalışmış olurum, her zaman en az iki kişilik işi teslim ederim. Fakat planlamam dışında bir iş mi geldi? O an nerede olacağımı ben dahil kimse bilemez. Sorry, not sorry!
O sırada da sokak gürültülü, mekanın içi ondan beter… Toplantıda konuşulanları duymama ihtimal yok. Bir kuryenin peşine takılıp rastgele bir apartmanın içine dalıp, paketini teslim eden kuryenin şaşkın bakışları altında merdivenlere oturup toplantıya bağlanıyorum.
İşler bitip de patatas bravaslara ve pan con tomate üzerine dizilen jamon iberico’lara gömüldüğüm an “İşte şimdi oldu.” diyorum.

Ohla Barcelona: Muhteşem Teraslı Şehir Merkezi Oteli
Yaz sıcağında turist kalabalığı ile sokaklarda gezinmek bize göre değil. Ben daha önce Barselona’ya defalarca geldim, Gauidi’nin her eserini en az iki kere gördüm. Hatta ilk gelişim Avrupa’da interrail yaptığımız zamanlar olduğu için, limitli bütçemizle burada geçirdiğimiz günlerde şehri boydan boya defalarca ama defalarca yürümüşüzdür. Sagrada Familia’nın önünde yeniden selfiler çekilmeye hiç niyetim yok. O yüzden muhteşem terası olan bu otele de, gündüz sokaklarda gezmek yerine o terasın tadını çıkartma fikrine de bayılıyorum.


Sabahları kimsecikler yokken o harika terası ofisim olarak kullanıyorum. Berk zaten sıcağa hiç katlanamaz; terasa bile kısa süreliğine çıkıp hemen klimalı odaya koşuyor. Öğleden sonra havuz kenarında veya havuzun içinde kadehlerimizi tokuşturup biraz keyif çattıktan sonra, güneş o yakıcı etkisini kaybedip hava biraz daha serinlediğinde sokağa çıkıyoruz.


Barselona’da değil de, İstanbul’daymışız gibi bir rahatlık bu. Önceden listeler yapmadan, sadece yürüyoruz. Beğendiğimiz sokağa dalıyor, gözümüze kestirdiğimiz masaya oturuyoruz. Nasıl olsa buralarda akşam yemeği saati 22:00, acele etmeyi şehre ilk defa gelenlere bırakıyoruz.

Yolunuz düşerse, bu günlerdeki spontane keşiflerimizden üçünü özellikle buraya not düşmek isterim.

Cuines de Santa Caterina:
Ünlü Marcat de Santa Caterina içinde yer alan ve ilk bakışta oldukça mütevazi görünen ama lezzet konusunda beklediğinizden çok daha iddialı bir restoran. Özellikle patatas bravas yediğim en iyi versiyon. Mekanın canlı ve rahat bir atmosferi var, sipariş verdiğiniz bütün tapaslar lezzetli, porsiyonlar doyurucu. Sürahiyle sangrialar da leziz.
El Flako: Cereal (mısır gevreği) üzerine kurulu eğlenceli bir kahvaltı ve brunch mekanı. Dekorasyonu oldukça modern, dünyanın her yerinden bir çok mısır gevreği kutusu ile bir yandan koleksiyoner de bir alan. Yetişkinlerin heyecanla cerreal seçmesini izlemek bile başlı başına keyifli. Menüde cereal kaselerinin yanı sıra tost ve daha sağlıklı seçenekler de var. Tek eksi yanı servisinin yavaş olması. Yediğim acai bowl muazzam iyiydi.


Creps al Born – Cocktails and Creperie: Barselona’nın en samimi duraklarından, bir lokal hazine keşfetmişsiniz hissi veriyor. El Born’da konumlanan bu mekan, klasik bir barın ötesinde. Hem tatlı hem de tuzlu krepler sunuyor. Aynı zamanda da bangır bangır müzik çalıyor, barın üzerinde mekanın sahipleri üstlerinde bornozlarla dans ediyor, barın yanında duranların ağzına şişeden tekila dökerek dans ediyor. Bütün bunlar birleşince burası bir sosyal deneyim mekanına dönüşüyor.
O günlerde vücudum çok yorgun. Her zaman herkesten uzun saatler uyanık kalmama, en uzun saatler dans etmeme alışmış Berk şaşkın “Sonunda normal bir insan olmuşsun.” diyor. Erkenden uykum geliyor, geceyi uzatmadan otele uyumaya dönüyorum. Bir de tahammülsüzüm, tam içime sinmeyen hiç bir ortamda vakit geçiresim gelmiyor.
Bir akşam bir partiye gidiyoruz. Havuz partisi gibi, ama ortam çok ergen, müzik çok vasat. Ben bir kokteyl alıp dans ediyormuş gibi yaparken Berk, “Ortamdan nefret ettiğini daha çok gösterecek bir mimik yapamazdın sanırım.” diye takılıyor bana. O her yere her şeye uyum sağlayan versiyonumu bir yerlerde düşürdüm, bıraktım, yeniden bulmak için de hiçbir çabam yok. Kaybettim, hükümsüzdür.

Ohla Barselona’nın terasındaki harika havuzun içinden şehri izlerken Peru’da Ausagate’de kendime verdiğim sözü veya dağların bana fısıldadığı bilgeliği hatırlıyorum.
Hani hep derler ya, “Konfor alanından çık.” diye, ben hayatımın çok büyük bir kısmında, sahip olduğum ve herhangi bir çaba harcamadan bile elimin altında olan konforlarını bile hiç kullanmadım. Hep zorladım kendimi, bütün sınırlarımı test ettim acımasız sayılabilecek bir keskinlikle. Seyahatlerimi bile en zor, en tehlikeli, en dilini bilmediğim yerlere yaptım. Vücudumu açlıkla, uykusuzlukla, sıcakla, yorgunlukla sınadım. Bunlar beni pek çok açıdan çok geliştirdi elbette. Bu konuda daha önce bir yazı yazmıştım: “Konfor alanlarımdan sıkça çıkıyorum, limitlerimi test ediyorum.”
Bununla da çok gurur duydum, çünkü gerçekten daha mutlu bir hayat sürebilmek ve esnek olabilmek için de gerekli olduğunu düşünüyorum. Hala. Bu alışkanlığım olmasaydı, hiçbir açıdan bu kadar güçlü olamazdım.
Diğer yandan kemoterapi ve radyotrepi tedavim biter bitmez Türkiye’den direkt bir uçuş olmayan Lima’ya Panama üzerinden aktarmalı uçup, oradan tekrar bir uçak ve tekrar karayolu ile sağlıklı kişileri bile zorlayabilecek bir rakımda kampa gidip, sonra 5.200 rakımda gökkuşağı dağlarına tırmanıp, ertesi gün hiçbir konfor unsuru içermeyen bir dağlar komününde kalıp bir koca günü atın üzerinde geçirdiğim gün, oldukça kutsal olduğuna inanılan dağlar bana bir şey fısıldadı:
Kendini konfor alanlarının dışında yeteri kadar test ettin, gücünü zorladın, sınavlardan geçtin. Bundan sonra ihtiyacın olan şey sınav değil, konfor, şefkat ve zevk. Artık yavaşlamayı ve imkanlarının tadını çıkartmayı öğren.
Bu Barselona seyahati, ilk defa içime sinmeyen şeylere uyum sağlamadığım, sırf oradayım diye her şeyi koştur koştur ardışık ardı ardına dizmediğim bir seyahat oluyor.
Sangria kadehimi kaldırıyorum, Barselona bu konforlarımın başlangıcı olsun, diye mırıldanıyorum.


Kendinize verdiğiniz sözleri tutarak kalın!
