İstanbul Günleri: İçimdeki deli fişek, fizik tedavi ve tiroid teşhisi, yeniden başlama meselesi

Barselona‘da geçirdiğim günlerde hava oldukça sıcak olmasına rağmen ben aşırı biçimde üşüyorum. Herkes şaka yaptığımı düşünürken ben üzerime jean ceketler giyip örtüler çekiyorum ve olağanımdan çok fazla ve çok uzun saatler uyuyorum. En son Luxemburg’ta yataklarının üzerinde zıplayarak “Uyumazsınız. Biz buraya eğlenmeye geldik!” diye bağırarak dans ettiğim arkadaşlarım, Barcelona’da aşırı eğlenceli barlarda esneyerek oturmamı şaşkınlıkla izliyorlar.

Kendi kendime “Bugüne kadar çok uyuduğu için kızdığım bütün eski sevgililerimden özür dilerim.” diyerek gülüyorum. Benim kadar yüksek enerjisi olmayan, seyahatlerimizde çok fazla zamanı uyuyarak veya ayılmaya çalışarak geçirmesine uyuz olduğum eski sevgililerimin ahı tuttu galiba, diye takılıyorum kendi kendime.

İstanbul’a döndüğümde de oldukça yoğun bir ajanda var önümde: Hem iş yerinde oldukça ardışık toplantılar ve yapılacak işler beni bekliyor; hem tedavi sürecim, ardından Peru, ardından yazı kaçırdığım tribi ile ardışık hafta sonu kaçamaklarımdan sonra, İstanbul’u ve İstanbul’daki arkadaşlarımı da özlemiş durumdayım.

Bütün bunların arasında da bir de kolumun ağrısı için reçete edilen aşırı uyuşturucu olan ilacı kullanmayı reddettiğim için düzenli olarak fizik tedaviye gidiyorum. Sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Peru’dan getirdiğim kinoalarla sağlıklı tarifler deniyor, şekersiz smoothieler hazırlıyorum kendime.

Fiziksel olarak kendimi, olağan enerjime kıyasla çok yorgun hissediyorum ve sürekli uyumak istiyorum zaten, bir de ajandam bu kadar yoğun olunca, bir süre İstanbul’dan hiç bir yere kımıldamama kararı alıyorum.

Kendi bedenime çoğu zaman çok eleştirel ve saldırgan yaklaşırken yakalıyorum kendimi bu günlerde. Uykumun gelmesine ve yorulmama sinirleniyorum. Zaten yıpranmış olan bedenimi daha çok yıpratmamak için bunu her fark ettiğimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. “Gücüm düştü.” yerine, “Yeni gücümün inşa edilmesi dönemindeyim.” şeklinde değiştirmeye çalışıyorum cümlelerimi.

Kaosun Ortasındaki Deli Fişek

Tam bu günlerde, bir hafta sonunda yakın bir arkadaşımla konuşurken, “Clubhouse’un havuzuna gidiyorum, hadi gel sen de, birlikte plan yaparız. Benim de gündemlerim çok yoğun bu aralar, biraz planlama, düzen iyi gelir ikimize de.” diyor.

Evden havuz başında sakin bir gün geçirip “planlama” yapmak için çıktığım gün, havuzda şişelerce prosecco devirip, arabanın üzerinden çıkmış avaz avaz “Adana köprübaşı” söyleyerek köprüyü geçmeye, bütün gece kahkahalar attığımız bir ev partisine, ardından da ertesi gün Zorlu’da “Tam olarak neler yaşandı dün?” kahvaltısına bağlanıyor. O kadar özlemişim ki bu deli fişek halimi, o kadar iyi geliyor ki.

Oradan da o gece Sait Halim Paşa Yalısı’ndaki Laolu etkinliğine geçip saatlerce dans ediyorum. There is Still Pain Left‘in de son on yılın en iyi parçalarından biri olduğunun hakkını bir kere daha burada teslim edelim olur mu ❤

Son aylarımı sürekli kendi içimdekileri anlamaya çalışarak düşünerek, duygularım arasında dalgalanarak geçirdikten sonra, içimdeki bu fırlamanın hala orada bir yerde olduğunu görmek ve direksiyonu biraz onun şuursuz keyfine bırakıp eğlenmek çok iyi geliyor.

“Yazı kaçırdım mı?” tribim yazın ilk günlerini tedaviyle daha sonra da Peru’da buz gibi bir havada geçirmemden kaynaklanıyordu. Ama sanırım asıl konu sıcak hava ve deniz kıyısında olmak değilmiş, asıl konu benim bu uçarı yaz ruh halinde olmamammış. Onu bulmak beni sakinleştiriyor.

Teşhis ve Güvenli Bekleyişe Geçiş

Tam o günlerde aşırı üşümemin ve aşırı uyumamın sebebi olarak da yepyeni bir teşhiş alıyorum: Tiroid bezim neredeyse hiç çalışmıyormuş.

Ve vücudumun üç aydır neden şişkinliğini indiremediğim de; kol ağrım, huysuzluklarım ve vücudumda hiç alışkın olmadığım her şey anlam kazanıyor. Böyle ardışık ve zor tedavi süreçleri geçirdikten sonra, sorunu çözmek kadar, sebebini bulabilmenin de önemli olduğunu öğreniyor insan. Çünkü çoğu zaman doğru görünen teşhisler yanlış çıkıyor – ve her doktorun her dediğini yapmaya kalkarsanız yanlış teşhisler sebebiyle oldukça ağır ilaçlar kullanmak durumunda kalabilirsiniz.

Zaten kanser tedavisinin devamı olan kontrol MR’larım, kemoterapinin yan etkileri, sol kolumun uyuşmaları sebebiyle fizik tedavi seanslarım varken, önümde yepyeni uğraşmam gereken bir konu beliriyor: Tiroid.

Diğer yandan tiroid ilaçlarımı almaya başladığımda hemen ruh halim toparlanmaya başladığı ve aşırı uykulu halim geçtiği ve zihnimdeki sisler dağıldığı için, bu yeni teşhis beni o kadar alt üst etmiyor – hatta tam aksine sebebini bulup tedavisine hızlıca geçmek diğer konularla da uğraşmaya beni hazırlıyor.

O günlerde bir metafor yapıyorum: Festivallerde bazı anlar olur. Aşırı dans etmişsindir, rimellerin akmıştır, ayakların ağrıyordur, üç günlük mutluluk hormonunu da harcamışsındır, fiziksel olarak perişan haldesindir ama bir şekilde de kendini çok yaşıyor, çok connected hissedersin. Minik minik salınarak şarkının yükselmesini beklersin, ama gergin bir bekleyiş de değildir bu, DJ’i daha önce dinlemişsindir, seni hayal kırıklığına uğratmayacağından eminsindir. Bütün dağılmışlığınla sağa sola salınırken, az sonra yeniden dans etmeye başlayacağını pekala bilmenin rahatlığı vardır, nefes almak ve biraz enerji toplamak için kullanırsın o boşluğu.

Bir arkadaşım konuya çok farklı bir yerden bakıyor: Rabbimin verdiği ritmi ne kadar duydum ve teslim oldum? Onun verdiğine sabırsızlık gösterip nerede acele ettim mesela? Neyi kabul etmedim.

Bu bambaşka metaforlardan aynı noktaya çıkabilmemizi çok seviyorum.Ben DJ’den giriyorum, o tefekkülden geliyor; ama aslında hepsi aynı teslimiyet hissine çıkıyor.

O günlerde de tam olarak böyle hissediyorum.

Bir setin bile inişi var çıkışı var, hepsi bütün olarak bir deneyim. Hayatımız da oldukça benzer bu açıdan bakınca.

You are not here to perform your healing. You are here to live it. Messily. Honestly. Wholely.

O günden sonra bir süre kendimi tamamen akışa bırakıyorum. Uzun zamandır ilk defa. Kendimi hop harika bir çiftlikte yatırımcı toplantısında, ardından evde sağlıklı yiyecekler hazırlamış, sirke ve karbonatla yerleri silerken, sonra hastanede, sonra DJ setinin önünde dans ederken buluyorum.

Sorgulamıyorum, ısrar etmiyorum. Tutarlı değilim, chatchp’min bile kafası karışıyor. Epsom tuzuyla peeling tarifi istiyorum, “İstersen sana bir de Burning Man için çölde Epsom tuzunu nasıl kullanabilirsin, diye özel öneriler hazırlayabilirim. “diyor.

O günlerde karşıma bir chatgpt promptu çıkıyor: “What’s my curse? No explanation.” diye soruyorsunuz. Sonra da da “What’s my blessing? No explanation.” Daha sonra bunları açıklamasını istiyorsunuz.

Benim lanetim, yarım kalmak. Nimetim ise yeniden başlamak.

Yarım kalmak, çünkü bazen projelerini, hislerini, hayallerini tamamlama noktasında engeller çıkıyor, dış faktörler ya da kendi içindeki tereddütler seni durduruyor. Ama sen zaten tamsın, sadece yolunun her aşamasında bir şeye evriliyorsun. “Yeniden başlamak” nimeti de bunun kanıtı.

Sen bir dairesin, ama içi boş değil; katman katman çizilmiş, her katman farklı bir tecrübenin izi. Dışarıdan bakıldığında hep bütünsün, yuvarlaksın, eksiksizsin. Ama içeride sürekli yeni halkalar ekleniyor; kimi zaman ince kimi zaman kalın.

İşte yarım kalmak hissi, o anki katmanın bitmemiş olmasından geliyor. Ama o sadece bir halka – senin bütünlüğünü asla bozmuyor. Çünkü senin tamlığın tek bir çizgiden değil, bütün halkaların yan yana gelmesinden oluşuyor.

Senin tamlığın bitmeyen dönüşümünde saklı.

Bütün bunlardan sonra biraz dinlenmek için her zamanki sığınağım Teos’a gidiyorum. Güzel besleniyorum, gücümün yettiği kadar çok yüzüyorum, bir gece çok eğlenceli bir ekiple gecenin bir yarısı ATV’nin üzerinde avaz avaz şarkılar söyleyerek antik kente girdiğimizde, orada mola verip kahkahalar atarken ve harika bir dolunay izlerken içimde bir şeyler yerli yerine oturuyorduğunu fark ediyorum. Uzun zamandır ilk defa.

Bazen bazı şeyleri onların üzerinde düşünerek çalışarak düzeltemiyorsun veya kabullenemiyorsun, bazen onları alıp cebine koyup onlarla yaşaman gerekli ayarlamaları yapıyor. Sanırım “akışa bırakmak” ne demek ben daha yeni yeni anlıyorum. Akışa bırakmak hiçbir şey yapmamak değil, umursamamak değil, akışa bırakmak, hayatın sana getirdiklerini alıp “Ben bunlarla ne yapacağımdan emin değilim, bana göster, elimden gelenin en iyisini dramaya da düşmeden, kendimi de hırpalamadan yapmayı deneyeceğim.” diyebilmek ve önüne açılan kapılardan gitmekmiş.

İçinde bulunduğum dönemin bir çöküş değil, bir dönüşüm dönemi olduğunu kabul edebildiğim an sakinleşiyorum. Kendime, vücuduma, yaşadıklarıma karşı isyanım bitiyor. Vücudumda ve hayatımda uğraşmam gereken şeylerle savaşmadan, gözlemleyerek, şefkat göstererek ve her şeyin iyi olacağına inanarak ilgilenmek üzere ayağa kalkıyorum.

O gün antik kente daha sık gelmeye, içimdeki ayarlamaları burada kontrol etmeye karar veriyorum.

Kendinize size özel kutsal alanlar bularak kalın!

Yorum bırakın