Asos ve Cunda’da rüzgarlı bir haftasonundan notlar

Çok çalıştığım ve artık tükenmeye ve tökezlemeye başladığımı hissettiğim bir haftanın ortasında, Poyrazköy’deyiz. Denizin içinden çıkan ışıklı ağaçlarla Bodrum havası yaratan bir mekanda kadehlerimizi tokuşturuyoruz. “Bir çılgınlık yapıp denize de girer miyiz?” diye soruyoruz birbirimize.

Gece yarısı Külkedisi’ne dönen Sindirella misali, biz saat gece yarısını gösterdiğinde, masanın başındaki aklı başında hallerimizi bırakıp, restorandan ve gözlerden uzakta bir nokta bulup, tellerin üzerinden atlıyor, üzerimizdeki kıyafetleri atıp, kendimizi denize bırakıyoruz. Deniz suyu bütün vücudumuzu üşütürken, fırlamalık yapmanın o harika enerjisi her hücremizi besliyor. 
“Eee o zaman hafta sonu denizli bir yere gidelim?”

Cuma günü, İstanbul’un garip bir noktasındaki önemli bir toplantıya giderken bir sırt çantası dolduruyorum. Sezonun son deniz tatillerinden biri olacağı için yanıma almak istediklerim çok, alanım çok az. Toplantıya “az sonra tatile gidiyormuş” gibi görünerek gitmek istemesem de, sarı sırt çantamın siyah elbisem ve topuklularımla biraz tezat oluşturduğu bir gerçek. 
Toplantıdan çıkıyorum, kapının önünde beni bekleyen arabaya atlıyorum. Yoldaki ilk tesiste karnımızı doyururken, topuklu ayakkabılarım ve siyah elbisemi çıkartıp, bir şort ve spor ayakkabılar giyerek, tatil ruh haline hızlı bir geçiş yapıyorum. İstikametimiz Assos!
Gece yarısına az kala varıyoruz Assos’a. Hemen Antik Liman’da denizin üzerindeki iskeledeki masalardan birine yerleşiyoruz. Karnımız tok, ama Ege’ye inmenin hakkını vermek için kabak çiçeği dolması ve rakı söylüyoruz. Restoran kapanınca, önce dalga kıranın üzerinde bir boy yürüyoruz, sonra sahilde boylu boyunca geziniyoruz.


Assos’a dair ilk izlenimim şu: Her şey internette göründüğünden çok daha küçük. Oteller de, sahil de, mekanlar da… Rezervasyon yaparken fotoğraflarda tatil köyü kıvamında devasa boyutlarda görünen oteller aslında yalnızca birkaç odası olan pansiyonlar kıvamında. Antik Limanı da boydan boya yürümek birkaç dakika sürüyor. Gülüyoruz, sahildeki hepsi birbirinin muadili olan yerlerden birine giriyoruz, birer bira alıp, sahildeki şezlonglara uzanıyoruz. Yıldızlara bakıyoruz, sohbet ediyoruz.

Bize servis yapan çocuk 99’lu bir minnoş. İstanbul’da yaşıyormuş, askerdeyken sevgilisine güven testi yapmış, kız güvenini kaybetmiş, dört yıllık ilişkisini sona erdirmiş, Assos’a çalışmaya gelmiş. Kahkahalarla dinliyoruz onu. Keyfine bak diyoruz, bu yaşta dört yıllık ilişki yaşanmaz, güven böyle testlerle ölçülmez. O bizi çok seviyor, “Mesela siz diyor, çok oturmuş bir ilişki yaşıyorsunuz belli.” Muzipçe bakıyoruz birbirimize, çocuğun hayallerini yıkmak istemiyoruz. “Eee diyoruz, biz bu yolları çoktan geçtik. Yıllardır evliyiz.”

“Size buradaki en güzel şezlongları ayırıyorum.” diyerek bir şemsiyeye havlu bağlıyor. “Beni unutmayın.” 

Ertesi sabah kahvaltımızı ettikten sonra bu şezlonglara yerleşiyoruz. “Beni unutmayın.” diyen minnoş, daha ayılıp işe gelememiş. Gerçekten bulunduğumuz noktadan, dağların altına kurulmuş antik liman şahane görünüyor. Fakat şansımıza öyle bir rüzgar var ve deniz o kadar dalgalı ki! Biz orada yatarken, ustalar gelip üzerinde yattığımız iskeleyi sökmeye başlıyor. “Siz hiç rahatsız olmayın, keyfinize bakın.” diyorlar, ama merdiveni söküyorlar. Kahkahalarla gülerek biraz güneşlendikten sonra kalkıyoruz oradan, arabaya atlayıp Altınoluk’a doğru yol alıyoruz.

Ben yoldaki Migros’ların çokluğuna şaşırıyorum. Her beş dakikada bir devasa bir Migros var. Altınoluk’ta bir tesis bulabilecek miyiz, yoksa bütün konsept marketten yiyeceğini içeceğini alıp sahilde güneşlenmek mi kestiremiyoruz. Kahvaltıyı “bira ve patates kızartması ile güne başlama hayalimle” atladığım için çok açım. Bulduğumuz ilk işletmeye giriyoruz, ben daha şezlonga bile yerleşmeden sabırsızca siparişimi veriyorum. Orada da deniz dalgalı, ama suyun rengi müthiş. Beyazdan koyu maviye kadar akıyor. Bütün gün güneşleniyor, dalgalarla oynuyoruz. 

Assos’ta ilgimizi çeken restoranın pandemi nedeniyle kapalı olduğunu fark ediyoruz. O sırada karnım tok, çok endişe etmiyorum.  “Cunda’ya gideriz.” cümlesine de gülüp geçiyorum. Asos Cunda arası 100 km’den fazla. Bir akşam yemeği için Cunda’ya gidip dönmek ve 200 km yol yapmak fikri kulağa çok cazip ve eğlenceli gelse de, arabayı kullanacak kişinin buna üşeneceğinden eminim.

Yanılıyorum, biz gerçekten akşamüstü atlayıp Cunda’ya gidiyoruz. Hiç bir şeye üşenmeyen biriyle seyahat etmenin ne kadar keyifli olabileceğini deneyimliyorum. 

Çok keyifli bir avlusu olan İtalyan Restoranı UNO’da pizza ve sangriaları mideye indiriyoruz. Esen rüzgarla ürpererek, Cunda sokaklarında gezinip güneşi batırıyoruz. Tam sahilde, palmiyelerin altında, hasır ağırlıklı dekore edilmiş Fero’da Cunda birası deniyoruz. 


Sonra gerisin geriye Assos’a dönüyoruz. Meşhur köy Behramkale’ye çıkıyoruz. Oraya özgü yabani çilekli közde Türk Kahvesi içiyoruz. Gerçekten lezzetli.

Son günümüzde keşfedilecek bir şey kaçırma korkumuz yok. Sabah pazar miskinliği yapıyor, sakince kahvaltımızı ettikten sonra, tek eksik kalan keşfi tamamlamak için karadut suyu içiyoruz. 
Yolda Susurluk’ta meşhur Yasa’da durup tost ve çiğ börekleri mideye indiriyor, mayışıklığımızı İstanbul’a girmeden önce birer kahve içerek gideriyoruz. İstanbul bizi son derece sonbahar havasında karşılıyor. Tam bir uyku ve miskinlik havası. Tam pikeyi koltuğa taşıyıp, koltuğun içine gömülmelik…

Eve geldiğimde vücudumun bütün yorgunluğuna rağmen; yanımda bilgsayar taşımadığım, hiç çalışmadığım ve tamamen keyfime göre geçirdiğim bir buçuk günün bana ne kadar iyi gelmiş olduğunu fark ediyorum.

Aslında sıra dışı hiç bir şey içermeyen bir haftasonunun, başka bir açıdan bakınca aslında inanılmaz sıra dışı olduğunu da… Gülüyorum, hayat çok eğlenceli, çok sürprizli.

Olağan koşullar altında pazartesi günü boyunca üzerinde çalışacağım, hazırlamam muhtemelen bütün günümü alabilecek kadar komplike bir dilekçeyi -kendim dahil- herkesi şaşırtarak, birkaç saat içinde tamamlıyor ve yolluyorum.

Kelimelerim bitmiyor, zihnim hiç yorgun değil. Üzerine de bu blog yazısını yazıyorum.

Bazen, bazı insanlara yalnızca “teşekkür ederim” demek biraz eksik kalıyor. “Bana çok iyi geldin.” belki de daha doğru bir cümle!

İyi geldikleriniz ve iyi gelenlerle keyifle kalın!

Asos ve Cunda’da rüzgarlı bir haftasonundan notlar” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s