Bodrum’daki festivalden sonra İstanbul’a dönüyorum, benim için artık bir klasik haline gelen ev kampıma başlıyorum: Bir kere daha toprak elementi yogasına niyetleniyorum, evde kendime sağlıklı yemekler hazırlıyorum, evden dışarı sadece toplantılara girmek için çıkıp, bütün günümü bilgisayarımın başında geçiriyorum.
Böyle haftaların nasıl geçtiğini hiç anlamıyorum, sabah kahvemi hazırladıktan sonra işlere kapılıp gidiyorum. İşler ve kariyerim açısından inanılmaz verimli geçiriyorum böyle günleri, günde on saati aşan şekilde çalışıyor, bir güne birkaç günlük iş sığdırıyorum; fakat bütün hücrelerimle yaşadığımı hissettirmiyor bu günler bana. Hepsi birbirinin neredeyse aynısı, çok duygusal değişimler yaşamadan akıp geçiyorlar.

Cumartesi gününe geldiğimizde ajandamda yine yapılacak bir sürü iş var, tam yine elime kahvemi alıp bilgisayarın başına geçiyorken içimden bir ses durduruyor beni. “İstanbul’da yaşıyorsan, İstanbul’un da tadını çıkartman lazım biraz.” diyorum kendi kendime.
Eskiden amaçsızca evden çıkıp keyfime göre yürüdüğüm, ilgimi çeken yerlerde durduğum, merak ettiğim mekanları keşfettiğim günler geçirirdim. Kaybolmak, keşfetmek, bildiğim sınırlardan çıkmak iyi gelirdi bana.

Diğer yandan belli bir varılacak istikamet olmaksızın yürümenin, zihnimi hizaladığına da içtenlikle inanıyorum ben. Ne zaman bir konuda kafam karışsa, kulağıma kulaklıklarımı takıp yürürüm öyle sokaklarda, sağı solu izlerken kalbim verir bana aradığım cevabı hep böyle zamanlarda.
“Hadi, hadi!” diyorum kendime. Üzerime rahat bir şeyler geçirip, Nişantaşı’ndan bir kahve alıp başlıyorum yürümeye. Ara sokaklarda gezinirken, Arif Paşa Apartmanı çıkıyor karşıma, Alkemia‘ya giriyorum. “Nedir burası?” diye soruyorum. Çok güzel antikalar satan nefis bir dükkan. Biraz mistik büyücü bir havası var.

Oradan çıkıyorum, Dolapdere’ye doğru iniyorum. Önce Dirimart‘a giriyorum, çılgın parti kalıntıları gibi ilginç ama minicik bir sergi geziyorum. Sonra Arter‘e gidiyorum. Arter’in içindeki Divan’da nefis bir tahinli çörek ve kahveyle kahvaltı yaptıktan sonra, Sarkis sergisini geziyor ve kitapçısındaki kitapları kurcalıyorum. Yeniden yürüyerek eve dönüyorum. Özlemişim İstanbul sokaklarında dolanmayı, iyi geliyor ruhuma.



Ardından gelen günlerde yine çok çalışıyorum, ama işe mola vermek için iyi bir sebebim var haftanın ortasında: Çok sevdiğim bir arkadaşım evleniyor. Toplantıdan çıkıp kuyumcuya koşup, sonra hızlı bir fön çektirip süsleniyorum. Bir arkadaşımı daha bekarlar dünyasından uğurluyorum. Kahkahalarla, danslarla, göbek atarak, mutluluklarına kadeh kaldırarak…

Ertesi gece Klein Garten‘dayız. There is still pain left remixini hiç sıkılmadan dinlediğim Laolu çalıyor o gece. Açık havada olmayı özlemişiz, Laolu çok seksi müzikler çalıyor, herkesin elindeki telefonda Shazam açık, eminim zihin kıvrımlarında muzip düşünceler… Klein Garten’ın margaritaları hep leziz. Uzun bir gece oluyor. Oradan Nacht‘a geçiliyor, oradan kıtalar aşılıyor.

Uzun gecelerin ertesi günü aynaya baktığımda gördüğüm surat, eskisi kadar dinç olmuyor artık. Aynada o ilk göz göze geldiğim cildi donuk, dudakları mat, gözleri şiş halim bana dehşet veriyor. Bunun gazıyla ve ani bir kararla, kalıcı dudak renklendirme ve dip liner yaptırmaya gidiyorum. (Bunun yarın ikinci kontrol seansına gideceğim, yorumlarımı ondan sonra paylaşacağım.) En azından yorgun uyandığımda yüzümde biraz renk olsun diye düşünüyorum.


Sonra cumartesi akşamı Aslıpan’ın muhteşem evinde toplanıyoruz. Avaz avaz şarkılar söylüyoruz, şahane bir rakı sofrası kuruyoruz, İranlı gelinimiz bize kendi yemeklerinden hazırlıyor, herkes komik hikayelerini anlatıyor, Monolink seti dinlerken koltukta uyuyakalıyor; sonra hamburger ve bira ile kahvaltı ediyoruz ertesi gün öğlene doğru.
Teras partileri, sevdiğim insanlar, sergiler, renkli sokaklar, ardı ardına toplantılar, bitmeyen işler, yorgun gözlerim ile İstanbul’da fırtına gibi hızlı geçen iki hafta deviriyorum böylece. Yeniden yollara düşmek için valiz toplarken, karşıma çıkan bir görsel durduruyor beni.

Bulamıyorum cevabı. Bir sonraki İstanbul günlerimde yeniden bir amaçsız keşif yürüyüşüne saklıyorum bu sorunun cevabını bulmayı.
Yaşadığınız şehrin tadını çıkararak ve sevdiklerinizle vakit geçirerek kalın!

“why can’t you see you should be kıssıng me” üzerine 2 yorum