İyi ki doğmuşum be, güzel yaşıyorum bu hayatı!

İlk nefesimden itibaren 37 seneyi devirdim bu dünyada. Ve hala her yerde 29 yaşında olduğumu iddia etmeye devam ediyorum.

Geçen haftalarda izlediğim bir filmde her şeyin istatiksel oranı ve sayılarını esas alan bir anlatım vardı. “Keşke elimde öyle datalar olsaydı, toplamda kaç kilometre yol yaptığımı, kaç saat öpüştüğümü, kaç saat dans ettiğimi, kaç saat kahkaha attığımı bilseydim.” diye düşünürken yakaladım kendimi. Sonra kendime güldüm, “Çocukluğundan beri sayıları hiç sevmedin Sezen sen, hep hikayeleri sevdin. Gözlerini kapat ve bak; ne hissediyorsun?” diye sordum kendime. Müthiş bir gülümseme yayıldı yüzüme.

Bir sürü şeyi toplumun doğrularına göre yapmadım ben bu hayatta. Herkesin kullandığı GPS’in gösterdiği yoldan gitmedim. Hep gözlerimi kapattım, kalbimin atışını hızlandıran, beni heyecanlandıran yöne doğru adım attım. Bazen kayboldum, bazen çok yoruldum, bazen “Ben gerçekten çok yanlış bir yere mi gidiyorum? Ana yola mı çıksam artık?” diye kendimden tereddüte düştüm.

“Artık yetişkin bir kadınsın, mantıklı davranmaya çalış.” diye kendi kendimi herkesin doğrularının içinde kalmaya zorladığım dönemler de oldu elbette hayatımda. Tuhaftır; vücudum izin vermedi buna. Benim mutsuz olduğum ama herkesin “Gelecek ve kariyer vaad ediyor.” dediği işlerin, kalbimin kırıldığı ama dışarıdan müthiş isabetli ve şanslı görünen ilişkilerin içine ne zaman kendimi sıkıştırıp, iç sesimi bastırdıysam sebebi çözülemeyen bayılmalar yaşamaya başladım. Doktorların “stres”ten , ailemin “çok yorulmak”tan kaynaklandığını düşündüğü bu bayılmalar, hep o işlerden, yerlerden, insanlardan ayrıldığımda şıp diye geçti.

Çok valiz topladım, çok farklı şehirde ve yatakta uyudum, çok aşık oldum, çok kalbim kırıldı, çok kişinin kalbini de kırdım muhtemelen, çok farklı kollarla sarmalandım, çok sevdiğim arkadaşlarım oldu, çok farklı denizlerde yüzdüm, çok farklı sokaklarda yürüdüm, çok uykusuz gece geçirdim, çok okudum, çok yazdım, çok hayal kurdum, çok kahve, kokteyl ve bira içtim, çok çalıştım, çok defalar sevdiklerimle güzel sofralarda oturdum, çok macera yaşadım, çok para kazandım, hep daha çok harcadım, çok heyecanlandım, çok üzüldüm, çok dans ettim, çok kahkaha attım…

Hayatımda hep bir şeyler oldu. Bir süredir görüşmeyen arkadaş grubu bir araya geldiğinde hep anlatacak çok şeyi olan kadınlardan oldum.

Dün çok sevdiğim bir arkadaşım bunu müthiş biçimde özetledi: Başka biri anlatsa “abartıyor, mümkün değil.” denilebilecek şeyleri ben anlattığımda artık yakın arkadaşlarım bile şaşırmıyor. Çünkü benim hayatımda hep muazzam tesadüfler, absürt kesişimler, büyük olaylar oldu, oluyor.

Ve şimdi durup geriye baktığımda daha net biçimde fark ediyorum ki; bunların büyük bir kısmını ben yapmadım aslında, ben sadece meraklıydım, “Aaa hoşuma gitti bu fikir, hadi bir deneyelim.” dedim. Çalıştığım hiç bir işi ben ayarlamadım, birlikte olduğum hiç bir adamı ben seçmedim örneğin. Çıktığım seyahatlerin bile çoğu oturup şuraya gideyim diye planlayarak gittiğim yerler olmadı – karşıma bir teklif çıktı, ben gittim. Ben karşıma çıkanlara evet dedim, hayatın akışına hep güvendim.

Tesadüfler zinciri, kendini hayatın akışına bırakmak veya kader -nasıl adlandırmayı tercih ederseniz. Bunlar herkesin karşısına çıkıyor ve bir çokları kendi aklındaki kurguya uymadığı için yürüyüp geçiyor mu; yoksa gerçekten ben bu konuda sıra dışı bir şansa mı sahibim bilmiyorum.

Çalıştığım işyerlerinde çalışmaya başlamamın, hayatıma giren bütün adamların, çıktığım yolların en az yarısının ve hatta yakın çok sevdiğim arkadaşlarımla tanışmalarımın bile arkasında hep tuhaf bir hikaye var. Oturup anlattığımda veya yazdığımda, “Yok artık!” dedirtecek cinsten. O yüzdendir bana ne zaman biriyle nasıl tanıştığım veya orada nasıl çalışmaya başladığım sorulsa, yüzüme muzip bir gülümsemenin yerleşir.

Bu yüzden de hayatım, ben oturup da “renkli, tuhaf, karmaşık, maceralı” bir hayat kurgulamaya kalksam bile başaramayacağım kadar olaylı, canlı, karmaşık oldu bugüne kadar.

Çok uzun zamandır “Kaç yaşındasın?” sorusuna 29 diye cevap verdiğim için, 37 yaşımı doldurduğumu söylediğimde ben bile irkiliyorum. 37 çok büyük bir yaş! Çünkü bana hep 30’lu 40’lı yaşlar çok olgun, insanın hayatında artık her şeyi yerli yerine koyduğu çok çizgili düzenli yaşlar gibi gelirdi.

Ben o noktadan 29 yaşımda ne kadar uzaksam hala o kadar uzağım. Hatta mesleki açıdan kendimi ispat kaygısını atlattığım ve ekonomik anlamda o zamanlar olduğumdan daha rahat olduğum için, 29 yaşımda olduğumdan daha bile uzak olabilirim çizgili ve sınırlı bir hayata.

Yalnızca çok içtiğimde ertesi gün üzerimdeki ağırlık ve az uyuduğumda yüzümün bok gibi görünmesi bana hatırlatıyor artık yirmilerimde olmadığımı.

Annem bile şaşkınlıkla “Aaa sen gerçekten 37 yaşında oluyorsun! İnanılmaz!!” dedi doğum günümden birkaç hafta önce Yunanistan’da buz gibi biralarımızı içerken. Üzerime yakışmayan bir kıyafeti giymek gibi benim için 37 yaşında olmak. Diğer yandan ben o 37 yaşın özellikle son 20 senesine çok hayatlık hikaye sığdırdım.

Bu yeni yaşım için ne dileyeceğimi düşünmeye zaman ayırdım. Çünkü bugüne kadar yazdığım doğum günü yazılarımdaki kapanış cümlelerim gerçekten de o yaşımın kısa bir tanıtımı gibi oldu – hep ne yazdıysam onu yaşadım.

Doğum günümde artık geleneksel hale geldiği gibi, benim evimde bambaşka yerlerden tanıştığım sevdiklerim bir araya geldi. Samimi bir ortamda sohbetler edildi, içildi, bağırıldı, kadehler kalktı, danslar edildi. Kapıya “Parke yapıyormuşsunuz diye bir şikayet aldık.” diye gelen polise, “Biz parke yapmayız, parti yaparız.” cevabı verildi. Klein Garten’a geçildi, shotlar devrildi, yine en çok biz eğlendik.

Yeni yaşımın ilk gününde Brezilya’ya uçtum. “Nasıl başlarsa öyle gider.” sihirine inananlardanım. Brezilya’da uzun uzun bahsedeceğim; ama şimdilik özetle şunu söyleyebilirim ki; benim hayatımda bir çok şeyi değiştirmeye etkili olacak bir seyahat oldu. O seyahatten döndüğümden beri İstanbul’daki hayat tarzımda ve genel tercihlerimde gerçekten bazı esaslı değişiklikler oldu.

Varlığıyla hayatımı güzelleştiren, bana “Onlar benimle oldukça her şeyle başa çıkarım bu hayatta ya.” hissi veren herkese içtenlikle teşekkür ediyorum, onlar olmasaydı bu kadar güzel bir yaş olmazdı geride kalan…

Kendime, uzak ve henüz hiç görmediğim istikametlere seyahatlerle, binlerce adımlık dans edeceğim festivallerle, keşiflerle ve yaşadığımı sonuna dek hissettirecek kalp çarpıntıları ve duygularla dolu; diğer yandan biraz yavaşlamayı, kendime zaman ayırmayı, sakinlikten de keyif almayı öğrendiğim; tercihen aşk sebepli İstanbul dışında bir şehirde daha bir ayağımın olacağı; ailem ve sevdiğim arkadaşlarımla kutlama bahanelerimizin ardı ardına geleceği; konforla çalışıp bereketle para kazanacağım ve hiç bir anında “Ben bu filmi izlemiştim” tadı vermeyecek kadar sıra dışı sürpriz ve gelişmelerle dolu, ışıldadığım ve keyifle çok kahkaha atacağım bir yaş diliyorum.

Ve biliyorum ki her anının tadını sonuna kadar çıkartacağım, iyi ki doğmuşum, bu hayatı çok seviyorum. ❤

İyi ki doğmuşum be, güzel yaşıyorum bu hayatı!” üzerine 3 yorum

  1. Sezen dedi ki:
    Sezen adlı kullanıcının avatarı

    feministlik kavramı çok yanlış anlaşılıyor, ben kendimi oldukça feminist tanımlarım. ancak dişi enerjiye de inancım yüksek, feministlik “hak” “özgürlük” boyutunda kalmalı – erilleşmek yanlış bir nokta. feminizmi destekleyen bir erkekseniz öncelikle bir kadına ne yapacağını neyin iyi veya kötü olduğunu söylemeyi keserek başlayabilirsiniz. bir kadın olarak kendi iyime karar verme hakkına sahibim.

    Beğen

erhancailetiler için bir cevap yazın Cevabı iptal et