(Eyfelsiz) Paris’ten Notlar

Bazı şehirlerle matrak hikayelerim var; Paris de kesinlikle bunlardan biri.

Şimdikinden çok daha romantik ve genç versiyonum bir karar almıştı: Romantizmin başkenti klişesini taşıyan bu şehre ilk defa benim için çok özel olacak bir aşkımla gidecektim. Henüz yirmili yaşlarıma basmamıştım, hayatıma giren her adamın “Bu sefer çok başka” olduğunu iddia edeceğimden henüz haberim yoktu; romantik filmlere taş çıkarır en harika romantik sahneleri de aslında hep romantizm klişesinden çok uzak yerlerde yaşayacağımdan da…

Bu kararıma senelerce sadık kaldım, kızlarla bütün Avrupa’yı karış karış gezdiğimiz interrail macerasında bile Paris’i pas geçtim. Ve sonra ne oldu? İlk defa Paris’e, tek başıma ve iş için ve valizim ICC tahkime sunulacak dava dosyaları ile dolu – yani yanımda doğru düzgün kıyafet bile götüremeden gittim. Hayatın minik şakaları.

Sonra aradan geçen yıllarda, Paris’e yolum düşmeye devam etti, turistik klişelerin hepsini gördüm, klişe olsalar da güzel olduklarını düşünüyorum hala, yine de benim romantizm anlayışıma bu şehrin renklerinin uymadığını fark ettim. Benim romantizmim deniz esintileri, güneşten yanmış burunlar, after sun kokuları, sahilde uzanmalar içeriyor.

Bu sefer Paris’e giderken, tek başıma biraz zaman geçirmeye niyetliyim. Sergiler gezmeye, fırınlardan hamur işleri alıp sokaklarda yürümeye, speakeasy barları keşfetmeye, vintage butiklerde askıları karıştımaya…

O yüzden bu yazıda Paris’in en popülerleri, en turistik olmazsa olmazları yok – yine de çok keyifli güzel keşifler var.

Little Red Door ile başlayalım. Dünyanın en iyi barları listesinde ilk onda yer alıyor, ama içeri girdiğinizde çok özel bir klübün az sayıda üyesinden biriymişsiniz gibi samimi bir ortamda buluyorsunuz kendinizi – özellikle de barda oturuyorsanız.

Tabii mekanı bulup da içeri girmeyi başarabilirseniz… Kırmızı kapıyı bulunca buldum diye sevinip, sonra o kırmızı kapıyı açmaya veya bir zil bulmaya uğraşacağınız mekan. Sürprizi kaçırmak istemem, ama işinizi biraz kolaylaştırayım giriş o kırmızı kapıdan değil, etrafına odaklanın.

Farm-to-glass kokteyllerin benzerini başka bir yerde bulamazsınız ve kokteyl fiyatları güncel durumda İstanbul’daki olağan bir bar ile aynı. Benim bir yanımda, Berlin’de yeni bir bar açmadan önce keşfe çıkmış bir yatırımcı, diğer yanımda dünyada yetmişin üzerinde ülke gezmiş Amerikalı bir çift oturuyordu. Kokteyller üzerinden çok keyifli bir sohbet aktı.

Chop Chop Love, Asya mutfağının modern yorumlarını sunan, lokallerin favorisi, kalabalık, samimi bir restoran. Özellikle Oyster Spring Roll, hem lezzetiyle, hem de sunumu ile aklımda kaldı.

Buddy Buddy Paris – Brüksel çıkışlı bu marka, oldukça minimalist ve fütüristik bir mekanda fıstık ezmeli içecekler sunuyor. Fıstık ezmeli latte, çok uzun zamandır içtiğim en ama en lezzetli şey oldu.

Mokonuts, bir çiftin işlettiği ve öğle saatlerinde rezerasyonsuz yer bulamayacağınız popüler bir durak. Ben buraya yemek için değil, tavsiye eden Vedat Milör abimize selam olsun, tatlıları için uğradım. Bir cheesecake ne kadar farklı olabilir, derseniz tabanı sebebiyle Mokonuts’ınki gerçekten çok başka ve çok lezzetli.

Le Train Bleu. Gare de Lyon tren istasyonunun içindeki tavan freskleri muazzam güzel bu restorana, Paris’te hissetmek için gitmek lazım. Turistik olması aşırı güzel olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Andy Wahloo, bir instagram arkadaşımla ilk defa yüzyüze vakit geçirdiğim ve yuzu margaritasına bayıldığım bir mekan oldu.

Bu arada bir trend notu düşeyim buraya: Paris’te şu anda bir yuzu (Japon narenciyesi) modası var. Kokteyl barların hepsinin menüsünde yuzu gözünüze çarpacağı gibi, makaron serilerinde ve eklerde de yerini almış durumda.

Du Pain et des Idees, 19. yüzyıldan kalma bir fırın, özellikle fıstıklı çikolatalı escargot ile ünlü, ama genel olarak her şeyi çok lezzetli. Kese kağıdında bir şeyler alıp sokakları arşınlarken yemelik. Yine ayak üstü bir şeyler atıştırmak için Cafe Kitsune, Paris klasiklerinden. Matcha latte’ler şimdi her yerde havalarda uçuşsa da, popülerleşmesinde öncü olan mekanın burası olduğunu kabul etmeliyiz.

Vintage butiklerin askılarının arasında kendini kaybetmeyen bizden değildir. Çok daha havalı, şık ve güzel düzenlenmiş bir versiyonu için Thanx God I’m a V.I.P. iyi bir seçenek. Daha ucuz ikinci el parçaların peşindeyseniz bir çok şubesi olan KiloShop veya Free’P’Star mağazalarını deneyebilirsiniz.

Bütün bunların arasında yaptığım en turistik şey, Victor’un mezarını ziyaret etmek oldu. Victor Noir aslında siyasi gerilimler sonucu ölen bir gazeteci. Ölümü, Fransızlar tarafından monarşinin basına ve özgürlüklere saldırısı olarak kabul ediliyor ve cenazesi 100.000’den çok kişinin katıldığı bir protestoya dönüşüyor. İşin rengi 1891 yılında mezarına yapılan heykel ile değişiyor. Pantolonun kasık bölgesinin çok belirgin kabarık yapılması sonrası, bu mezarlıktaki heykel ilginç bir efsaneye dönüşüyor. Rivayete göre heykelin dudaklarını öpen ve kabarık kasık bölgesine oturan kadınları çok tutkulu aşklar bekliyor. Tabii ki bunu pas geçemezdim. ❤

Bir de Grand Palais’te Dolce & Gabbana’nın müthiş bir sergisini gezdim. Detaylar ve el işçiliği duygulandıracak kadar güzeldi burada sergilenen her bir koleksiyonda.

Bu ziyaretimde, Republique’te bulunan Hotel Amoi Paris‘te kaldım. Metroya yakınlığı, benim keşfetmek istediğim mekanların çoğuna yürüme mesafesinde olması ve özellikle de nemlendiricisinden şampuanına Nuxe kullanmasıyla bayıldığım bir otel oldu.

Listemde yer alan daha bir çok keşfedilecek mekan var; ama hiç acele etmiyorum bu Paris ziyaretimde. Amacım çılgınlar gibi keşifler peşinde koşmak veya tıka basa her yerde yemek yemek değil. Geri kalan upuzun keşif listemi bir sonraki sefere saklayarak ve Eyfel’i hiç uzaktan bile görmeden Paris’ten ayrılıyor, Almanya aktarmalı Lüksemburg’a doğru yola çıkıyorum.

Tren istasyonunda trenimin gelmesini beklerken aldığım Fransızca mesajın tercümesini defalarca gülümseyerek okuyorum. Bu şehirde romantizm sadece Eyfel manzarasında değil, daha çok erkeklerinin ruhunda: “Seninle konuşmak bir zevk, umarım dünya bize zamanlar arasında felsefe yapmak için fırsat tanır.”

(Eyfelsiz) Paris’ten Notlar” üzerine bir yorum

Yorum bırakın