Peru Dönüşüm Notları -1

Bu konu hakkında, özellikle de Ayahuaska deneyimi hakkında yazıp yazmamak arasında gerçekten tereddütte kaldım. Bunun sebeplerinden ilki, herkesin deneyimi çok kendisine özel ve hatta aynı kişinin birden çok deneyiminin bile hiçbiri diğerine benzemiyor. Dolayısıyla aslında konu hakkında bilgi sahibi olmak bir dezavantaja dönüşebilir, çünkü bir başkasının deneyimini bilmek bir beklentiye ve koşullanmaya sebebiyet vermeye riski var.

Diğer yandan ben gerçekten konuya çok şuursuzca bir dalış yaptım, şansıma işin ehli insanlarla ve çok güvenli bir ortamdaydım. Fakat tek başına turist olarak gidip merakından yapmaya kalkacak kişilerin de aslında biraz ön bilgiye sahip olması çok iyi olur – çünkü ayahuaska var ayahuaska var, hepsi aynı değil. Ayrıca, “Aman ya ne olacak, altı üstü bir süre kafamız güzel olacak”tan gerçekten çok ama çok daha güçlü ve farklı bir şey bu.

Kişisel hayat kaydımı attığım bu alanda, böyle etkili bir dönüm noktasını pas geçmek içime sinmedi. Kendi düşünce ve duygularını da yazdığı zaman çok daha netleştiren insanlardanım ben. Yazıya dökmek zihnimi sakinleştiriyor, okuyanların dışarıdan bir göz olarak yaptıkları samimi yorumlar da çoğu zaman bana yepyeni pencereler açıyor. Şimdi üzerinden yeterince zaman geçtikten sonra, bu konu ve devamındaki günlerim hakkında yazmaya hazır hissediyorum kendimi. Başkalarının olası deneyimlerini yönlendirmeyecek bir sınırı koruyarak kendi gözlemlerimi ve yaşadıklarımı buraya bırakmak istiyorum.

Diğer yandan şu uyarı ve notu da açıkça geçmek isterim ki: Yazı konusu deneyim Türkiye’de yaşanmamıştır. Hiç bir şekilde kullanım veya teminini teşvik etmemektedir, yalnızca kişisel bir deneyim aktarımıdır.

Mistik bir kurtuluş gibi romantize etmeyelim ayahuaska’yı, bir fincan içip sonra hayatın tüm gizemlerini çözdüğünüz, büyüleyici bir yaşama başladığınız bir senaryo yok. Bir şeyler gerçekten değişiyor, güzelleşiyor, gözünüzün önünden bir perde kalkıyor, daha bilinçli bir seviyeye geçiyorsunuz. Bir bilgisayar oyununda bir level atlamak gibi bir şey yaşıyorsunuz hayatta; ama bu o kadar kolay bir yol değil. Çat diye de olmuyor. Bir de, o güne kadar en yakınınız olan insanlara bile tam olarak açıklayamadığınız bir şeyler yaşadığınız bir dönem başlıyor hayatınızda.

İnsanın kendi özüne giden yolun, coğrafi olarak gidilebilecek pek çok yoldan daha uzun olması da muazzam bir ironi değil mi? Yanlış yönde ne kadar uzun yol aldıysanız, öze dönüş de o kadar zorlaşıyor sanırım.

Benim yaşadığım ve yakın çevremde gözlemlediğim kadarıyla, ayahuaska sonrası aslında oldukça zor ve karmaşık bir süreç başlıyor insanın hayatında. Çünkü o güne kadar biriktirdiğiniz şeylerin çoğu, hatta kimliğinizin parçaları bile, bu deneyimle birlikte çözülmeye başlıyor. İyi bir işiniz, güvenli bir düzeniniz var, bir şeyler yapmışsınız hayatta, hatta kalkıp Peru’ya gittiyseniz biraz para da kazanmışsınız, çeşitli deneyimler yaşamışsınız, hayatta bir şeyleri yaşamış tüketmişsiniz, yani bir çoklarının imreneceği bir şeyler kurmuşsunuz o güne kadar, bir şeylere önem vermişsiniz, bir şeyleri boşvermişsiniz…

Ve birkaç haftalığına bir seyahate çıkıyorsunuz ve o seyahatten geri döndüğünde artık başka birisiniz. Aslında başka birine de dönüşmüyorsunuz, o güne kadar başkalarının beklentileri ve yönlendirmeleri ile üzerinize giydiklerinizden biraz silkelenip, başkalarının benimsediğiniz yargılarından biraz arınıp daha çok kendiniz oluyorsunuz. Yine de bu kendinize dönüşünüz, dışarıdan bakan gözlerden “biraz tuhaf” veya “anlamadığım şekilde değişti son zamanlarda” olarak algılanabiliyor.

Daha önce üzerine dikilmiş sandığınız hayatın içinde kendinizi inanılmaz rahatsız hissediyorsunuz. Kendinizi mutlu hissettiğin yeni davranış şekilleri ise etrafınızdaki yakınlarınızı endişelendiriyor. Bir de kimseye tam olarak neler yaşayıp deneyimlediğinizi anlatamıyorsunuz, çünkü siz de tam olarak anlayamamışsınız daha.

Benim burada en büyük avantajım (!!!?) bu deneyimin hemen öncesinde bir kanser tedavisi geçirmiş olmamdı. Bütün tuhaf davranışlarım ve değişimlerimin herkes tarafından buna bağlanarak kabul görüyordu.

Peru’ya gidip ayahuaska deneyimleyip döndükten sonra, herkes böyle muazzam büyük kararlar almanızı, işinizden istifa etmenizi, dünyanın diğer ucuna taşınmanızı, yepyeni bir iş fikriyle ortaya çıkmanızı bekliyor. Herkes bu Peru’ya gidiş hikayesinin sonucunu çok merak ediyor, herkes dış dünyada elle tutulur bir karar ve değişim hikayesi duymak istiyor.

En yakın arkadaşlarla bile iletişim kopukluğu da bence tam olarak bu noktada başlıyor çünkü aslında bu deneyim dış dünyadaki her şeyi biraz arka plana atıyor; insanın kendi vücudunu, ruhunu, hislerini, düşüncelerini önceliklendirmeye başlıyor, sınırsızca sevgi vermek ve sevgi almak istiyor.

“Neye yaradı yani? Ne oldu?” diye soruyor insanlar ısrarla. “Tam olarak olaylara veya hayata böyle bakmamayı öğrendim.” diye cevap versen de asla anlamıyorlar.

Sanki başka bir dil öğrenmişsiniz gibi oluyor. Artık herkesle o dilde konuşmak istiyorsunuz; ama etrafınızdaki kimse – ne aileniz ne arkadaşlarınız- o dili bilmiyor. Ve siz çaresizce o dilde konuşabileceğiniz birilerini aramaya başlıyorsunuz.

Başa sarayım, daha somut olarak anlatayım. Ayahuaska için Peru’ya gitmeden bir ay kadar öncesinden başlamamız gereken bir detoks süreci vardı. Ben kemoterapi sürecim boyunca zaten inanılmaz iştahsız bir dönem geçirmiştim, hayatta en sevdiğim şeylerden biri olan kahveyi bile aylarca içememiştim, daha ağzımın tadı yeni yeni yerine gelmeye başlamışken tabii ki detoks filan yapmadım. Aylarca hiçbir şey yiyip içmemiş olmamın acısını çıkarttığım o dönemde, yeniden ağzımın tadının yerine gelmiş olması o kadar harika bir histi ki – alkol ve kahve gibi bu ön detoks süreci boyunca yasak olan her şeyle hasret gideriyor; ayrıca ayaklanabilmek için yine bu ön detoks süreci boyunca tüketilmemesi gereken kırmızı ete ihtiyaç duyuyordum. Gerekirse ayahuaska yapmazdım. Tam olarak böyle gittim Peru’ya, Peru macerama pisco sourlar içerek başladım, ayahuaska önceliklerim arasında değildi, detoks yapmamıştım, ne olduğunu da açıkçası tam olarak bilmiyordum.

İlk büyük kırılımım Mancha Pacha ile başladı. “Ne kadar saçma bir şey yapıyoruz, ne alaka, buradan ne elde edeceğim?” gibi cümlelerle beni sıkıştırıp duran zihnimden çıkmayı başardığım an, gerçekten yeniden bir doğuş yaşadım o çadırda. Mantık aramayı ve planlamayı bıraktığım anda hayat daha keyifli bir şekilde derinleşti.

O güne kadar hayatımdaki pusulam hep zihnim olmuştu. Parayı da hep zihnimle kazandım, planlarımı da hep onunla yaptım. Diğer yandan hep kontrolü hep zihnime vermek de bir kısıtlama içeriyormuş ve onu kapatabilmek o kadar muazzam hisler yaşatabiliyormuş ki… Ben zihnimi kapatabildiğimden beri daha çok ağlamaya başladım. Kimisi mutluluktan, kimisi hüzünden; ama senelerdir hiç ağlamamışım ben. Ve ağlayacak kadar yoğun şeyler hissetmekten nasıl keyif aldığımı anlatamam.

Bu yüzden ben Türkiye’den kalkıp gidip de doğrudan bu deneyimi yaşamak yerine, bir kaç gün boyunca buna hazırlık süreci geçirerek çok daha bilinçli ve yoğun biçimde bunu yaşadığım için rehberlerime şükran doluyum. Mancha Pacha’dan sonraki günlerde de biz hep ayahuaska’ya hazırlayıcı nitelikte meditasyon çalışmaları yaptık. Niyete odaklanmak üzerine… Çünkü gerçekten niyete odaklanabilme yeteneği, bu deneyimin asıl pusulasıymış sonradan anladım.

Ayahuaska var ayahuaska var diyeceğim çünkü Peru’da markette bile toz halinde ayahuaska satılıyor. Gerçek ve güvenli bir deneyim yaşamanız için, doğru şamanlarla ve doğru ortamlarda olmanız gerçekten çok önemli. Ayrıca ön çalışmaları yapmadan turistik olarak gidip denediğinizde etkili bir sonuç almanızın güç olduğunu düşünüyorum, niyete odaklanmayı başaramadığınız sürece ayahuaska boyunca oradan oraya savrulmanız çok olası.

Ben daha önce farklı yerlerde deneyimlemiş olanların söylediğine göre, olabilecek en iyi deneyim ile başladım. Şamanlarımız binlerce kere ayahuaska seramonisi yapmışlardı, hayatımızda hiç görmediğimiz müzik aletleriyle seremoni boyunca muazzam bir müzik yaparak şarkı söylüyorlardı, dünya tatlısı iki köpekleri vardı tuvalet gibi ihtiyaçlarla tapınaktan çıkanlara eşlik ederek uzaklaşmalarını önlüyorlardı ve gerçekten güçlü bir versiyonu olan “ayahuaska sky” içtik.

Daire şeklinde olan tapınakta daire şeklinde oturmuştuk, hepimizin arasında mesafeler vardı. Her birimizin battaniyeleri, kovası ve suyu vardı. Yardıma ihtiyaç duyduğumuzda “help” diyerek seslenebileceğimiz yardımcılar… Hepimiz birer fincan içtik, arada bir çağrı daha yapılacağı isteyenlerin ikinci fincanı alabileceği söylendi.

İşte o andan sonra her birimizin deneyimi birbirinden tamamen farklı oldu. Tamamen gerçeklik boyutunda kalıp diğerlerini izleyenler, kalkıp dans edenler vs. de olmuş. Ben içtiğimi anında kusarak boşaltmama rağmen, yani mantıken içtiğim şey artık vücudumda kalmamışken, bir etkisinin de olmaması gerekirdi – on saniye kadar sonra gerçek boyuttan ayrıldım. Peru’da şamanlar kusmayı törenin kutsal bir parçası, bastırılmış duyguların, korkuların, suçlulukların da çıkışı olarak görüyorlar.

Ona “Mama Ayahuaska” deniliyor, ruhun içen kişiye rehberlik ettiğine inanılıyor.

Benim deneyimim ilk başta zorlayıcıydı; boyutların kaybolduğu, rahatsız edici ve yorucu görseller arasında gezdiğim bir şekilde başlasa da; sonrası çok huzurluydu. Zaten başından tembihlenmiştik, “Kendinizi bırakabilirseniz mama size şefkatli davranır.”

Odaklanıp soru sormayı başarabildiğim her an cevaplar aldım. (Bunların detayından daha sonra bahsederim.) Şimdilik şunu söyleyebilirim ki, bugüne kadar bazı konuların üzerinde saatlerce düşünerek baktığım ve bakabileceğim yerlerden çok farklı şekillerde bağlantıları kurmamı sağladı. Hiç aklıma gelmeyecek bu bakış açıları ve bağlantılar çok içime sindi. Herkesin deneyimi birbirinden çok farklı olsa da, herkesin aynı fikirde olduğu noktalardan biri bu: Mama bazı short cutlar sağlıyor.

Yaklaşık altı saat boyunca süren bir seremoniden bahsediyoruz! Ben seremoninin çok uzun bir kısmında beden algımı da kaybetmiştim. Bildiğim fiziksel evrende bildiğim kelimelerle açıklayamadığım çok akışkan, çok huzurlu bir ışık oldum.

Bedenime geri dönüş anımı hatırlıyorum, kendi yanaklarıma dokunduğum, kulaklarımı ve dış dünyayı duymayı keşfettiğim, yer çekimini ve ağırlığımı yeniden hissettiğim an. Asıl bu noktadan sonra sorular sorup tak tak cevaplar almaya başladım – onları başkalarıyla paylaşabilmek için biraz daha üzerinde çalışmaya ve düşünmeye ihtiyacım var.

Sonra seremoni bitti, şamanımız hepimizi şimdiki ana davet etti ve konuşmaya başladı:

“Bu dünya dediğin de bir rüya aslında. Çok ciddiye alma. Tadını çıkart. Bir gün bitti mi yat yatağına daha fazla sorgulama. Ertesi gün yeniden başla coşkuyla. Hepsinin bir rüya olduğunu unutma. Az önce deneyimlediklerinin şu andan daha az gerçek olduğunu söyler misin? Değildi. Şu andan itibaren yaşayacağın hiçbir şey az önce gördüklerinden ve deneyimlediğinden daha gerçek değil. Bu rüyada önündeki tek limit, senin korkuların, inanışların ve düşüncelerin. Seni senden başka sınırlayan hiç bir şey yok.”

Onu dinlerken ağlıyordum, huzurla ve mutlulukla.

“O meşhur filmdeki gibi kırmızı hapı aldınız ve artık buradan geriye dönüş yok.”

Bu deneyimin üzerine nice paylaşım çemberi kurduk, Peru’nun dağlarına tırmandık ki benim içinde bulunduğum fiziksel kondisyonda doktorlarıma göre de imkansız olan yerlere çıkmış olmam, “Bu rüyada önündeki tek limit, senin korkuların, inanışların ve düşüncelerin.” cümlesinin doğrulaması gibiydi benim açımdan.

Fiziksel olarak imkansız olan bir şeyi ben orada gerçekten yaptım!

İstanbul’a döndüğümde, her zaman çok sosyal bir insan olmuş ben sosyalleşmekte zorlanmaya başlamıştım. O günlerde uzun zamandır yazdığım en samimi yazıyı yazdım: Kendime Teşekkür ve Özür Mektubu.

Halbuki bu yeryüzünde, dünyanın güneşin etrafında döndüğü 38 turda, ne kadar darbe alırsam alayım, ne kadar kırılırsam kırılayım, bir gün önce ne kadar yorulmuş olursam olayım, her sabah HALA hayata karşı meraklı kalarak, kim ne derse desin kendi yapmak istediklerimin peşinden gitmeye ve kendi istediğim hayatı yaşamaya niyetli ve gerekiyorsa bunun için savaşmaya hazır olarak; daha güzel günlere umudumu hiç kaybetmeden dans ederek yeni güne başlamak asıl yarattığım mucizeydi. Bunu anlamadım ve takdir etmedim bugüne kadar – hep yaptıklarıma odaklandım. Ama bu olmasaydı – zaten yaptıklarımın çok büyük bir kısmını yapamazdım.

Hayatımda o ana kadar kendimi hep yaptıklarımla ve yapamadıklarımla değerlendirmiştim. Peru’dan ilk döndüğüm günler, ilk defa asıl özel niteliğimin yapıp yapamadıklarımdan tamamen bağımsız bir şey olduğunu anladığım günlerdi: Hayata yaklaşımım.

O günlerde kelimelerin çok saçma ve yetersiz olduğuna karar vermiştim. Herkes çok fazla kelime kullanıyor, kimse birbirini dinlemiyor, paylaşım adı altında herkes kendi yaralarını örtmek için kendini övüyordu. Hayatımda bunu daha önce hiç görmediğim kadar net görüyordum.

Kelimeler yetersiz kalıyordu çoğu zaman. İnsanlarla konuşmak yerine, sarılmak istiyordum, dokunmak ve göz göze bakmak.

İnsanların o sırada bana saçma sapan gelen şeyler için kendilerini yıpratmalarına şaşkınlık içinde bakıyordum – sanki aynısını ben seneler boyunca yapmamışım gibi.

Şirkette ortaya çıkan krizlerde,“Beyler niye bu kadar geriliyorsunuz? Nefesimize odaklanalım.” diye cevaplar vermemek için çok ortalıkta gezmemeye çalışıyordum.

Daha önce çok ciddiye aldığım, uğrunda kendimi hırpaladığım bir sürü şey anlamını kaybetmişti. Samimiyet, paylaşım, sevgi lazımdı bana. Her zamankinden daha çok!

Diğer yandan öyle hippi bohem bir havada da değildi bu yaklaşımım. Vücudumu ve ruhumu her zamankinden daha da çok şımartmak da istiyordum bir yandan.

(Devamı gelecek…)