Hayatımın Dönüm Noktalarına Bir Selam!

İnsanın çoğu zaman hayatını tam içinde yaşadığı andan ziyade, olup bitenlerin üzerinden biraz zaman geçtikten; içindeki duygusal ve düşüncesel fırtınalar biraz yerli yerine oturduktan sonra daha iyi anladığına ve analiz ettiğine inananlardanım.

Her ne kadar senelerdir 29 yaş doğum günümü kutlasam ve senelerdir kendimi sabitlediğim bu yaşa gerçekten inanan birilerinin olmasına bayılsam da – bu sene 40 yaşına gireceğim. Yazının tam bu kısmında yüksek sesli bir “Neeee?!” şaşkınlığı yaşamanızı rica ederim. Sesli olsun lütfen! 🙂

Bugün olduğum noktadan dönüp geriye baktığımda çok net bir kaç dönüm noktası görüyorum kendi hayatıma dair:

Bunlardan ilki Anadolu Lisesi sınavını kazanarak, 12 yaşındayken Almanca eğitim almaya başlayacağım okula geçişimdi. Hayatımdaki o dönüm noktasına kadar Türkiye için oldukça frapan bir çocukluk hayatım olmuştu. Havuzlu bir sitede yaşıyordum, yazları Bodrum’a, kışları İstanbul’a gidiyorduk, babam üstü açık havalı BMW arabalar kullanıyordu, ailecek tenis oynuyorduk, yelkenli tekneler kiralayıp tatillere çıkıyor, havalı lüks her şey dahil otellerde tatiller yapıyorduk. Ben sarı saçları olan, annem tarafından da oldukça güzel giydirilen güzel bir kız çocuğuydum. Lisanslı yüzücüydüm ve bale yapıyordum.

Anadolu Lisesi’ndeki dönemim hayatımdaki ilk dönüm noktalarından biriydi. O zamana kadar yakın arkadaşım olan herkes kolejlerde okumaya başlamışken, ben bambaşka bir yöne ve çevreye geçiş yapmıştım. Çok çirkin üniformalar giyiyor ve oldukça zor bir dil olan Almanca eğitim görüyorduk.

İçinde bulunduğum bu yeni çevre bana hırs ile desteğin bir arada nasıl olabileceğini öğretti. Ergenlik dönemimiz, ilk aşklarımız, sivilcelerimiz, üniversite sınavına hazırlık stresi, genç kızlığa geçişimiz, asiliklerimiz… Hayatımda ilk defa hissettiğim “gelecek kaygısı” burada burada buram içime sindi.

Diğer yandan örgütlenmeyi ve birlik olmayı da ben yine burada geçirdiğim senelerde öğrendim. Çok zeki ve fırlama bir güruh vardı benim okuduğum dönemlerde. Müdür yardımcısını “Vesikalık fotoğraflar için çok para harcıyorsunuz, o paralar sizde kalsın, biz çekeriz o fotoğrafları.” diyerek ikna ettiğimizde iki kızdık ve 15 yaşındaydık. Müdür yardımcısının odasının anahtarını ele geçirmiştik, sevmediğimiz derslerden bizim işimiz var diyerek çıkıyorduk. Okul üniformasını beğenmeyerek örgütlenip kendimize sweatshirt yaptırıp resmi üniformayı değiştirdiğimizde 17 yaşındaydık. Spice Girls showları yaparak başladığımız okulun kurallarını kavga etmeden ve win win senaryolar tasarlayarak değiştirmeyi öğrenerek mezun olduk. Hayatımda hala zekası kıvrak olmayan kimseye saygı duyamamam bu yılların mirasıdır.

İstanbul’a taşınmam kesinlikle hayatımın dönüm noktalarından bir diğeri. Ailemden ayrı yaşamaya, fakülteye, İstanbul’da yaşamaya ve erkeklerle büyük aşk ilişkilerime başlamamın hepsi aynı anda gerçekleşti. Çok meraklıydım ve İstanbul bana sonsuz seçenek sunuyordu – ki o yıllarda şu anda olduğundan çok ama çok daha fazla seçenek vardı her konuda. Hem yasaklar, hem sosyal medya biraz tek tipleştirdi her şeyi. Benim İstanbul’a taşındığım 2004 senesinde İstanbul tam bir lunaparktı. Hayatımın bütün ilklerini bu şehrin sokaklarında yaşadım ben. Çok dengesiz, çok şaşkın, çok büyüleyici senelerdi. Giyinmeyi, müzikleri, filmleri, erkekleri, hukuku, sokakları, gecelerin ve gündüzlerin apayrı kurallarını, başka ortamlarda başka insanlar olabilmeyi öğrenmeye çalışıyorduk. Bütün ortamlarla, bütün duygularımızla, bütün sınırlarımızla tanıştığımız yıllardı. Kim olduğumuzu bulmaya çalıştığımız alan çok renkli ve akışkandı. Oradan oraya akarken ve kayarken, omzumuzda hukuk fakültesinden mezun olma sorumluluğu taşıyorduk.

Bu seneler, aynı zamanda Avrupa’da interrail yaptığım, Amerika’da work&travel’a gittiğim, ESN gönüllüsü olup her yaz Avrupa’nın bambaşka bir ülkesinde gönüllü kamplara katıldığım seneler… Elimizin altında akıllı telefonlar yokken, paramız çok sınırlıyken oldukça iddialı ve maceralı deneyimlerdi bunların her biri. Çok ufuk açıcı ve insana “Ben neler neler yaşadım ya, bununla mı başa çıkamayacağım?” güveni verecek nitelikte.

İş hayatımın başlangıcını bir dönüm noktası olarak kabul etmiyorum mesela bugün dönüp geriye baktığımda. Okul sorumluluklarının yerini iş almıştı – hukuk bürolarındaki hayatımız aslında bir nevi fakülte kampüsü gibiydi. Birlikte çalışıyor, birlikte eğleniyorduk. Bu yıllarda harika arkadaşlıklar kazandım, çok şey öğrendim – diğer yandan benim hayatımda bir dönüm noktası olduğunu çok da iddia edemem.

Hayatımdaki bir diğer dönüm noktası, aynı dönemlerde hem sevgilimden ayrılıp, hem de işten kovulduğum, başı boş geçirdiğim yaz tatiliydi. Yetişkin hayatımın en büyük dönüm noktasının hala bu dönem olduğunu iddia edebilirim – Cin Tonik Kokulu Aşklar serisinde anlatmıştım – “kıtlık psikolojisi” olarak adlandırdığım yaklaşımı fark ettiğim ve bundan çıktığım dönem oldu – ki o dönemden sonra hayatımdaki her şey level atladı: Dış görünüşüm, kariyerim, ekonomik durumum, çevrem, sevgililerim, hayat standartlarım… O yüzden ben insana bazen felaketmiş gibi gelen bazı durumların aslında doğru yönetilir ve ele alınırsa çok büyük fırsatlar olduğuna içtenlikle inanırım. Ben bu dönüm noktasından başıma gelen şeylere hemen pozitif veya negatif anlamlar yüklememeyi, her olanda bir hayır olduğuna inanmayı ve söylenmek yerine içinde bulunulan koşullarla yapılabilecek olanın en iyisini yapmayı öğrendim.

Covid dönemi, bence hepimiz için çok büyük dönüm noktalarından biriydi. Evde Kal Günlükleri serisini yazarak çok deneysel ve oyuncu yaklaşmıştım ben bu döneme. Depresyonlara giren, çok ciddi sağlık sorunları yaşayan, yepyeni bağımlılıklar kazanan bir çoklarının aksine, ben bu dönemden senelerdir hayalini kurduğum “uzaktan çalışma” hakkını alarak ve bir aşk romanı yazmış olarak çıktım.

Şöyle bir paragraf yazmışım o günlerde: Hayatta bir takım uçları deneyimlemek, bazı dipleri görmek, bir tık dibe çakılmak, sonrasında insana garip bir güç ve cesaret veriyor. Hani bilgisayar oyunlarında “güçlendirici”, “can verici” iksirler olur ya… Onları aldığın anda gücün artar, canın çoğalır.“Hassiktir sıçtım ben. Ne yapacağım?” dediğin anları deneyimleyip, sonra onlardan çıkabildiğini görmek hayatta da aynen böyle bir etki yaratıyor.

Bundan sonra bir dönemim var ki, hala o dönemin fotoğraflarına baktığımda hafif bir hasetle iç çekiyorum – yüzümün ve vücudumun en iyi olduğu dönem.

Hiç uyumuyordum, canım ne isterse onu yiyip içiyordum ve formum hiç bozulmuyor, ışıltımdan hiçbir şey kaybetmiyordum. Dünyanın her yerindeki müzik festivallerine gittiğim, aşırı sevdiğim bir patrona bağlı olarak çok adanmış hissettiğim bir şirkette çalıştığım, imrenilen bir ilişki yaşadığım dönem… Çok sevdiğim insanlarla çalıştığım için çok uzun saatler çalışmaktan hiç bir rahatsızlık duymuyor, ardışık seyahatlerin ardından, sevgilimle Venedik, Tayland, Lizbon, Kaş oradan oraya seyahatlere koşuyor, çok yakın bir arkadaş ekibimle de ardışık festivaller deviriyorduk. Gülmekten ağzımızın kapanmadığı, dans etmekten vücutlarımızda yağ kalmayan, hayatta asla yenilmez hissettiğim seneler… Güzel hissediyordum, eğleniyordum, yapmak istediğim her şeye yetecek kadar çok param vardı, çok seyahat ediyordum, yaptığım işler beni manevi olarak da besliyordu.

Sonra geçen sene bu zamanlarda aldığım kanser teşhisi. Güm!

En son yaptığım Bali seyahatinin sonunda kaldığım yoga merkezinde bu tip hastalıkları, başına gelen bir felaketten ziyade sevgiyle ve minnetle anılan bir “wake-up call” olarak adlandırıyorlardı – bunu çok sevdim.

O sürecin öncesinde, henüz teşhis konulmayan dönemlerde “Değişim Zamanı Geldi Hissi” isimli bir yazı dizisi yazmıştım – ki bu hala tüylerimi diken diken eden bir şey; çünkü henüz vücudumda hiçbir belirti yokken ve şüpheden dahi önceki bir kaç ay boyunca – ben aslında sezgisel olarak bunu biliyormuşum. Seyahat planı yapmadığım, evimi aslında bir tedavi görecek şekilde hazırladığım bir dönem geçirmişim.

Geride kalan 2025 yılında yaşadıklarımı geriye dönüp bakarak bütün detayları ile yazmak istiyorum. Çünkü yalnızca hastanede geçen tedavi süreci değildi benim açımdan kilit olan, her bir kısmı yepyeni bir katman oldu.

Kendimi daha olgun, daha dingin, daha hesaplarını kapatmış hissediyorum hayata karşı. Kimseyle hiç bir meselem yok. Hiç bir cephede açıkta kalmış bir savaşım yok.

Herkes yeni yıla başlamış olsa da, ben bana Bali’de verilen tavsiyeyi dinlemeye daha yakın olduğum bir yerdeyim. Doğa ile uyumlu olmak için yeni yıla ilkbaharda başlayacağım. O zamana kadar gözden geçireceklerim, yanıma almaya devam edip etmemeye karar vereceklerim, arınacaklarım, azaltacaklarım var.

Bali’den yeni döndüğüm bu günlerde, yepyeni bir dönüm noktasına hazırlanıyor gibi hissediyorum kendimi. Geçmişimi, eşyalarımı, fotoğraflarımı gözden geçireceğim bir süre verdim kendime. Köklenmek, arınmak, dengelenmek istedim.

Çünkü içime doğan hislere göre 2026’da ben yepyeni cüretkar bir sayfa açacağım hayatımda. Beyaz yakalı çalışmanın da, ana merkezimi İstanbul yapmanın da sonuna geldiğimi hissediyorum. Şu anda çok fazla bir şey söylemeye dilimin varmadığı, daha kendimin de tam anlayamadığım tuhaf ama güzel bir de can’ım var. ❤

Hayatımda ilk defa önümde yapılacak işler listelerim yok, hayatımda ilk defa önümüzdeki tarihler için alınmış bir uçak biletim yok. Bir yandan çok sakin ve huzurluyum, bir yandan içim biliyor ki yeni bir dönüm noktasındayım. Doğru anda doğru kararları hızlıca alabilecek kadar hafiflemeye, arınmaya niyet ettim.

Merhaba 2026! Bana mucizelerinle gel!

Yorum bırakın