Fas 10 – Hayatımızdaki en garip otobüs yolculuğu ve modern hayata dönüş

Henüz sabah kahvemizi içip ayılmadığımız için mi, yoksa “en kötü”nün bu kadar kötü olabileceğini düşünmediğimizden mi bilmiyorum; ama o sabah Casablanca’ya gitmek için Chefchaouen’in otobüs terminaline geldiğimizde basiretimiz bağlanıyor.

Fas’ta daha önce kullanıp memnun kaldığımız CTM otobüs firması yerine, daha erken saatte yola çıkan ve bileti de daha ucuz olan bir başka firmadan biletimizi alıyoruz.

Biletimizi aldığımızda otobüsün kalkmasına bir kaç dakika olduğu için koşarak otobüsü yakalıyoruz. Bagajlarımızı verdiğimizde, pis pis sırıtarak bizden bagajlarımız için otobüs bileti kadar para isteyen iki muavinle kavga ediyor ve otobüse biniyoruz.

Bindiğimiz şey, bizim bugüne kadar gördüğümüz hiç bir otobüse benzemiyor. Yıllardır hiç otobüs kullanmadım, hep uçakla veya trenle seyahat ediyorum; ama yine de Anadolu’nun ücra köşelerine gitmişliğim, garip otobüslerle çeşitli yolculuklar yapmışlığım var. Yine de hayatımda daha önce hiç bu kadar eski, bu kadar pis ve bu kadar derbeder halde bir otobüs görmemiştim.

Otobüse biniyoruz binmesine de, birkaç saniye koltuklarımıza oturamıyoruz. Üçümüz de ayakta dikilmiş, birbirimizle göz göze gelmemeye çalışarak, durumun vehametini aklımızda tartıyoruz. Dokunsak toz kalkacak koltuklar, çeşitli yerlere yapışmış sakızlar, otobüsün arkasında kırılan camın yerine bantlanmış koli…

Üzerimdeki sweatshirtun kapşonunu kapatıyorum saçımın üzerine, bitlenmekten filan korkarak. Sonra üçümüz de reflekssel bir hareketle, aldığımız eşyaların konulduğu kese kağıtlarını çıkarıyoruz çantamızdan, koltuklara bu kese kağıtlarını yayıp, onların üzerine oturuyoruz.

IMG_9951-001.jpg

IMG_9951-005.jpg

Birbirimize ancak o zaman bakıyoruz. Önümüzde iki seçenek var: Yakınarak ve söylenerek bu yolculuğu geçirebiliriz. Veya durumu kabul edip, şalterlerimizi kapatıp uyuyabiliriz. Konuşmadan anlaşıyoruz. Yüzümüzdeki dehşet ifadesinin yerini, mağrur bir kabulleniş alıyor.

Hesaplamamıza göre, dört veya beş saat sonra Casablanca’da olmamız gerekiyor. Ancak otobüs, her kasabaya giriyor, her durakta duruyor, yolcu indiriyor, yolcu bindiriyor. Dört saat geçtiğinde, korkarak haritayı açıyorum, daha yolun yarısını bile gitmediğimizle yüzleşiyorum. Kızlara hiç bir şey söylemeden, en kötü senaryo için nerede tren hattının başladığına ve nerede inersek trene geçiş yapabileceğimize bakıyorum.

Sonra kendimi dipsiz bir uykunun içine bırakıyorum. Gözlerimi her açtığımda bambaşka bir macera ile karşılaşıyorum.

Gözümü açıyorum, polis otobüsten bir yolcu ile birlikte devasa bir poşet dolusu marijuana indiriyor. Gözlerimi kapatıyorum, bağırış çağırışlara uyanıyorum. Birisi otobüsü yumrukluklayarak koşuyor. Gözümü kapatıyorum. Tekrar açtığımda, önümüzdeki koltukta oturan adamların sırtlarını dayamaları gereken yere çenelerini yaslamış bizi izlediklerini görüyorum. Gözümü kapatıyorum. Şıngırtılar duyuyorum, yine bir polis aramasında, benim üst kısımda duran içinde nefis seramik tajinler duran poşetim karıştırılıyor. “Tajin tajin.” diye açıklama yapıp tekrar gözlerimi kapatıyorum. Gözlerimi açıyorum. Yolda görsem yolumu değiştireceğim bir adam yanımda oturuyor, üstelik de ben kendi koltuğumun sınırlarından çıkıp adamın üzerine doğru uyuyorum. Adam gülümsüyor, omzunu göstererek Arapça bir şeyler söylüyor. İyi niyetle omuzuna yatabileceğimi söylüyor sanırım. Ürküyorum, kibarca “Şükran” diyip, koltukta kendi tarafıma doğru bir hamle yapıp tekrar gözlerimi kapatıyorum. İçimizdeki en hanımefendi, asla küfretmeyen arkadaşımın bağırtısına uyanıyorum. Yol boyunca arkalarını dönmüş bizi izleyen adamlara Türkçe bağırıyor: “Sikerim lan belanızı, dönün önünüze artık.” Garip biçimde işe yarıyor, adamlar bir daha arkalarını dönmüyorlar. Elif’in “Klima ne kadar çok açık, çok esiyor.” dediğini duyuyorum, beş dakika sonra kahkahalar atıyor. “Ne kliması, perdenin arkasında cam yokmuş ki!” diyor.

Sekiz saate yakın bir yolculuk sonunda Casablanca’ya ulaşıyoruz. Hayatımızda ermiş olmaya en yaklaştığımız saatler olduğunu düşünüyorum bunların. Çünkü koltuklarımıza oturduğumuz andan itibaren, gerçekten bütün şalterlerimizi kapattık. Sekiz saat boyunca, çişimiz gelmedi, acıkmadık, susamadık. Kımıldamadan o koltuklarda oturduk.

Otobüsten inerken aklımda tek bir şey var: “Umarım valizlerimiz koyduğumuz yerde duruyordur.”

Neyse ki valizlerimiz gitmemiş, ordalar. Onları aldığım anda, bir adam gelip “Airport? Marakeş?” diyip durmaya başlıyor. Tahammül denilen şeyin her bir kırıntısını geride kalan seyahatte harcadım. Adama elimle kış kış hareketi yapıyorum. Adam durmadan “Airport? Marakeş?” diye sormaya devam ediyor. “Hayır, havalimanına da gitmiyorum, Marakeş’e de gitmiyorum. Casablanca’ya çok zor geldim, burada kalıyorum. Artık çekil.” diye bağırıyorum. O da bana “Irkçı” diye cevap veriyor.

Sonraki bir kaç günde bunu birkaç kere daha deneyimliyorum. Casablanca’da oralı birisini terslediğinizde, iyi giyimli ve turistseniz direk ırkçılıkla suçlanıyorsunuz.

Otogarda birer kahve içip, çikolata yiyoruz. Fas planları yaparken, alternatif istikamet olarak da Hindistan’ı belirlemiştik. Bu geliyor aklıma, henüz pis bir yere seyahat etmeye hazır olmadığımla yüzleşiyorum. “İyi ki Hindistan’a gitmemişiz.” demek yerine, “İyi ki Fas’a gitmemişiz.” diyorum. Farkına da varmıyorum bu yanlışımın. Elif yüzüme şok içinde ve endişeli bir biçimde hiç konuşmadan ve panik içinde bakmaya başlıyor. Yumuşakça ve sanırım otobüs yolculuğunda delirdiğimi düşünerek, “Nerdeyse on gündür Fas’tayız Sezen.” diyor. Kahkahalar atmaya başlıyoruz.

O an hayatta istediğimiz tek şey otelimize gitmek. Ama bunun için önümüzde atlatmamız gereken zor bir süreç var: Taksi pazarlığı.
On gündür Fas’ta oldukça başarılı olduğumuz konu bu olmasına rağmen, en zor pazarlık sürecimiz de bu sonuncusu oluyor. Çünkü taksiciler telefondan gösterdiğimiz adrese bakmak yerine, telefonumuzu elimizden alıyorlar. Her an telefonumuzun ve tatil fotoğraflarımızın tamamının gitmesi paniğini yaşıyoruz. Fiyatı İngilizce değil, Arapça söylüyorlar. Anlamadığımızı söylediğimizde, Arapça daha yüksek sesle söylüyorlar. En sonunda taksicilere parayı işaret ederek, “Göster, ne diyorsun anlamıyoruz.” diye bağırıyorum.

IMG_0059.jpg

Uzun dakikalar sonunda, taksiden Melliber Apart Otel’in önünde indiğimizde, kapıda duran bellboy bize kesinlikle yardımcı olmuyor. Kapıyı bile açmıyor. Enerjimizin en sonunu da o valizlerle kapıyı açmak için harcıyoruz. Resepsiyondakiler soğuk bir “Welcome” dedikten sonra önümüze kağıt ve kalem bırakıyor. Formu dolduruyor, anahtarımızı alıp, asansörden çıkıyoruz.

IMG_9957-002.jpg

Odamızın kapısını açıyoruz. Işık alan koskocaman ve tertemiz bir oda. Mutluluk çığlıkları atarak giriyoruz içeri. Gerçekten çığlık atıyor ve zıplıyoruz. Çarşaflar bembeyaz, her yatağın üzerinde mis gibi birer bornoz duruyor. Bütün bunları hayatımızda ilk defa görmüş gibi mutluyuz. “Kahve makinesi var.” diye bağırıyor birimiz mutlulukla. Diğerimiz “Banyoda şampuanlar ve saç kremleri var.” diye müjdeliyor. Diğerimiz “Kurabiye ve meyve bırakmışlar.” diye şakıyor.

IMG_9958.JPG

Olağan hayatımızın parçaları olan bu şeyler, şampuan, kurabiye, kahve makinesi o anda bizim için o kadar büyük mutluluk sebepleri ki… Sırayla banyoya giriyoruz, upuzun duşlar alıyoruz. Misler gibi kokarak çıkıyoruz. Bornozlarımızı giyiyoruz. Yataklardan birinin üzerine uzanıyoruz. O anda Casablanca filan umurumuzda değil, dünyadaki her şeye sahipmişçesine mutluyuz. Saatlerce yatıyoruz öyle, gülüşüyoruz, fotoğraflar çekiliyoruz.

IMG_0037.JPG

Sonra kendimize birer fincan kahve hazırlıyoruz, kurabiye tabağımızı alıp, balkonumuza çıkıyoruz.

Misler gibi kokarak, kurabiyelerimizi yiyip, kahvemizi içerken, şehre bakıyorum. “Eğer ki Fas’taki ilk günümüzde burada olsaydık, şu anda bu beton manzaraya bakan bu odaya burun kıvırır ve hayal kırıklığı yaşayabilirdim. Şimdi ise burada olmak o kadar güzel ki!” diyorum.

IMG_0016.JPG

Üzerimizi giyinip makyaj yaptıktan sonra, otelden çıkmaya karar veriyoruz. Asansörün kapısından çıktığımız anda, geldiğimizde bize yalnızca “Welcome” diyip önümüze kalem ve form bırakan resepsiyon görevlisi yerinden fırlıyor. “Şu andan itibaren, İstanbul’a tapıyorum. Bu ne güzellik bayanlar.” diye bağırıyor. Yine geldiğimizde bize kapıyı açmaya bile zahmet etmeyen bellboy, yerlere kadar eğilerek kapıyı tutuyor. “İyi gezmeler matmazeller.” diyor. Gülmekten nefes alamıyoruz. “Kimbilir geldiğimizde ne kadar perişan görünüşlü ve ne kadar pistik.” diyoruz.

Okyanus kıyısında ve şehirde uzun uzun yürüyüşler yapıyoruz. Şehrin en meşhur balık restoranı olan “Restaurant du Port de Peche”ye gidiyoruz; ama tadilat nedeniyle kapalıymış şansımıza. Meşhur filme konu olmuş, Ricks Cafe’ye bir selam çakıyoruz. Şehrin meşhur restoranlarından Au Four A Bois’e gidiyoruz. 20:00’de açılıyormuş.

IMG_9988.JPG

20:00’i bekleyemeyecek kadar açız. Sıradan bir cafe’ye oturuyoruz, bir pizza, bir de patates kızartması söylüyoruz. Otelde yediğimiz kurabiyeleri saymazsak, 24 saattir hiç bir şey yememiş olduğumuz için açlıktan ölüyoruz. Patates kızartması önümüze geldiği anda, öyle bir yumuluyoruz ki, arka masamızdaki kadın dehşete kapılmış biçimde izliyor bizi. Buna da gülüyoruz.

Olağan hayatımızda varlıkları bizi mutlu etmeyen şeyleri, kısa bir süreliğine de olsa kaybedip bulduktan sonra, o kadar mutluyuz ki her şeye gülebiliriz zaten.

IMG_0040.JPG

Saat 20:00 olduğunda tekrar Au Four A Bois’e gidiyoruz. İçerisi şıkır şıkır, müşteriler Fas’a ayak bastığımızdan beri gördüğümüz en şık insanlar, önümüze gelen tabakların sunumu harika ve biralar soğuk. Sokakta elimizde şarap ve biralarımız ile dururken, gözlerimiz dolarak, “Fas’a” diyerek, kadehlerimizi tokuşturuyoruz. “Bize öğrettiği her şeye, deneyimlettiği bütün harika anılara…”

IMG_0054-004.jpg

Ülkeyi boydan boya, arabayla, trenle, otobüsle ve deveyle kat ettikten sonra, Fas’taki son gecemizdeyiz. Geriye dönüp seyahatimizdeki her anı gözden geçiriyoruz. Samanyolunu, çölü, somon rengi Marakeş’i, masmavi Chefchauen’i, özgürlük isteyen Berberileri, ellerimizden tutup bize tamtam dansı yaptıran Afrika kabilelerini, Nomad’leri, içtiğimiz leziz smoothie’leri, güneşin altında pişen tajinleri, kalbimizin derinliklerine dokunan müzikleri, tanıştığımız harika insanları anıyoruz.

“Fas’taki hiç bir deneyimimiz çölün önüne geçemez; ama gider ayak yaptığımız otobüs yolculuğu da, aslında ne kadar güzel imkanlara ve hayatlara sahip olduğumuzu bize gösterdi.” diyoruz minnetle.

O otobüste sekiz saat yolculuk yaptıysak, sandığımızdan daha fazlasına katlanabilecek güce sahibiz. Çölde iki gün geçirdiysek, bütün hayallerimizi gerçekleştirebiliriz. Marakeş’te bir kaç günde davetler almaya başladıysak, dünyanın her yerinde kendimize bir yaşam kurabiliriz. Bunun üçümüzü de değiştiren, yepyeni bir bakış açısı kazandıran bir seyahat olduğunu biliyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s