sıradan ama keyifli kesitler

Hafta içi sıradan bir gün, evdeki çalışma köşemde günün son toplantılarına giriyorum. Toplantıların arasında da valizimi toparlıyorum. Öyle tuhaf ve güzel bir dönemdeyiz ki, topluca dijital nomad‘lere dönüştük.

İşi ve evi İstanbul’da olan, evlerimizin arasındaki mesafenin yürüyerek on beş dakika olduğu arkadaşlarımla bile İstanbul’da aynı tarihlerde denk gelebilmek tamamen tesadüf oluyor. O gün de öyle bir denkleşme yaşamak için şanslı bir gün; çok sevdiğim bir arkadaşımla eş zamanlı İstanbul’dayız, ertesi gün ben gidiyorum, ben döndüğümde o gitmiş olacak. “Hadi diyoruz, işi erken biten Hunhar’a gitsin, orada buluşalım.”

Birkaç saat sonra barın bir kenarında fısır fısır bol kahkahalı bir sohbete başlıyoruz. Yasaklar henüz tam kalkmamış, mekan 21:00’de kapanacak. (Yazılarım biraz geriden geliyor malum.) Eee gözümüz aydın, sonunda kalkıyormuş yasaklar, kına yakacak mıyız?” diye takılıyoruz mekan sahibine. “Kına mı? Bizim kutlamamız viski shotla olur.” cevabı ve ardından ikram shotlarımız geliyor.

21:00’a kadar zaman çok hızla akıyor, bardaklar doluyor, bardaklar boşalıyor, sohbetimiz konudan konuya zıplıyor, hiç bir şey anlamadan kendimizi kapıda buluyoruz. Mekan şak diye kepenk indiriyor. Daha tam havaya girmiştik, eve gidesimiz yok. Herkes de bizimle aynı fikirde olacak ki, her kapanan mekandan çıkan bizim dikildiğimiz yerde toplanmaya başlıyor. Az sonra tekel aranıyor, eve sipariş verilir gibi sokağa bira siparişi veriliyor. Gruplar birbiri ile kaynaşıyor, herkes içkisini birbirine ikram ediyor. Şimşek hızı ile hiç birbirimizin adını bile sormadan, koyu muhabbette buluyoruz kendimizi. Ben bir oyuncuyu sinirli taklidi yapmaya zorluyorum, bir başkasından müthiş pazarlık hileleri ve vücut dili tüyoları kapıyorum. Oraya birlikte geldiğim arkadaşım gidiyor, ben yeni arkadaşlarımla bira stoğunu patlatmaya devam ediyorum.

O sırada çok tatlı bir kadın, Londra’dan henüz bu mahalleye taşındığını, buraya ve buradaki kitleye bayıldığını anlatmaya başlıyor. Gülüyorum, “Bu akşam birbirimizi o kadar seveceğiz ki, birlikte bir sürü plan yapmaya heves edeceğiz. Sonra birbirimizin numarasını bile almadan dağılacağız. Ardından bu mahalledeki mekanlarda, markette ve hatta Alaçatı’da karşılaşacağız. İlk başlarda birbirimizi nereden tanıdığımızı hatırlamaya çalışacağız. Bir süre sonra birbirimizi gördüğümüzde eski bir arkadaşımızı görmüş gibi sevineceğiz. Şakalaşacağız, dans edeceğiz. Asla birlikte plan yapmadan hep görüşen insanlar olacağız.” diyorum. Arkamdan biri yanaşıyor, “Ooo kimmiş bu kahin?” diye soruyor. Tanımıyorum, ama o saatte boynunda kravatıyla dikilmesinden rahatsız oluyorum. Kravatını boynundan çıkartıp başına bağlarken, bana kehanetlerim konusunda tamamen hak veriyor.

Elimdeki son bira biterken, sabahın köründe bir uçağım olduğunu hatırlıyorum. Herkesle sarılıp vedalaşıyoruz, yürürken birisi arkamdan bağırıyor. “Adın ne senin?”, dönüp gülerek cevap veriyorum “Alara!”. “Gerçekten mi?” diye soruyor, bira kutumu havaya kaldırıp sallarken, “Tabii ki hayır.” diyorum. İstanbul’u içtenlikle seviyorum.

Perşembe sabahı Antalya’da bir dükkandayım. Yanımda iki amcam var -ki bir tanesi abim olsa rahat olurmuş, aramızdaki yaş farkı erkek kardeşimle benim aramdakinden daha az. Hayatımda ilk defa gördüğüm diğer üç genç adamla da tanıştırılıyorum. Onlar benim kuzenlerim. Aşırı tuhaf, aşırı eğlenceli. Kan bağı olarak oldukça yakın olduğum akrabalarımla- halalarımın oğulları – tanıştığımda şaşkınlıkla soruyorum: “Peki benim toplamda kaç kuzenim var baba tarafımdan?”

Kimse yanıtı ezbere bilmiyor. Çok dağılmış, çok büyük bir aile. Herkes bambaşka şehirlerde ve hatta ülkelerde, bambaşka hayatlar yaşıyor. Kağıt kalem alınıyor, önce 12 kardeşin adı yazılıyor, sonra onların çocuklarının sayıları. Rakama bakıyorum: Tastamam 29 tane kuzenim var. Onların eşlerini, çocuklarını, halaları, amcaları dahil edince “Eee biz aşiretmişiz niye söylemiyorsunuz?” diyorum. Gülüyoruz.

Yine hiç tanımadığım Amsterdam’da yaşayan bir kuzenimin düğünü için oradayız. Amcam bana soruyor “Aç mısın? Seni kahvaltıya götüreyim mi?”

Aslında o gün izinliyim, ama yine de yapmam gereken işler var. “Önce çalışacak bir alana ihtiyacım var, bir kaç saat iş yapmam lazım.” diyorum. Sıkıcı ve çalışkan yeğen damgasını yemek üzereyken, yapıştırıyorum: “İşlerim bittikten sonra kahvaltıya gideriz, ama beyaz peynir omletle kandıramazsın beni, bira ve patates kızartması isterim.” Yüzlerdeki gülümsemeler büyüyor, bira ve patates kızartmasına “Amca kahvaltısı” adını veriyoruz.

Kahvaltımız uzadıkça uzuyor, sohbet şenlendikçe şenleniyor. Sonra düğüne bir saat kalmışken, “Benim kuaföre gitmem lazım.” diyorum. Başlıyoruz otele yakın noktalardaki kuaförlerde gezmeye. Hiç biri beni hemen alacak kadar müsait değil. “Eee napalım o zaman kuaför yerine de kahvaltıya gidelim.” diyoruz.

Fön ve makyajın yerini şerefeler alıyor, yanımdaki minimal malzeme ile saçımı ve makyajımı kendim yapıyorum. Bütün gece kimse pistten inmiyor. Ve ailemin erkeklerinin, kadınlardan çok daha iyi dansçılar olmasını hayretle izliyorum. Oradan after party için eve bağlanılıyor.

Hepsini çok ama çok seviyorum. Akşam babam bana takılıyor, havalı arabaları gösterip, “Yarın seni Kaş’a götürecek amcanı ve arabayı seç.” diye.

Amca ve araba seçiliyor, sabah erkenden yola çıkmak için sözleşiliyor. Çünkü ertesi gün çok sevdiğim iki arkadaşımla Kaş’ta buluşacağım. Ertesi sabah uyandığımda, babam otelden çoktan çıkıp İzmir’e uçmuş, beni Kaş’a götürecek amcama ulaşamıyorum. Üzerime bir şeyler giyip, kendimi sokağa vuruyorum. ATM bulmam lazım. Antalya sıcağında ATM bulmak için bütün sahil hattı boyunca yürürken, şirketten bir telefon geliyor, acil bir hukuki yazıya ihtiyaç var. O anda yanımda değil iş bilgisayarım, üzerimde para bile yok. Çoktan Kaş’a doğru yola çıkmış olmam gerekirdi, ama hala Antalya’dayım. Önümde inanılmaz uzun bir belirsizlik uzanıyor. Gerilmek yerine, içinde bulunduğum durumu anlatıyorum, birlikte gülüyoruz.

Otogardan beni Antalya’dan Kaş’a götürecek bir otobüse biniyorum. Sonsuz bir otobüs yolculuğu başlıyor, bir ara inanılmaz güzel deniz ve dağ manzaralı bir yerde mola veriyoruz. Uzun zamandır hiç bir şey yemediğimi fark ediyorum, içeri dalıp bana “Şöyle hızlı lezzetli ne hazırlarsınız?” diye soruyorum. Önüme gelen salçalı ve kaşarlı tost leziz, önümde uzanan manzara harika. O sırada Kaş’ta güneşlenen kızlar bana takılıyor, “O otobüs yolculuğundan da keyif alamazsın Sezen ya!”

Şoför amca, motoru çalıştırdıktan sonra bana bir el hareketi yapıyor, “Acele etme, bekliyorum.” olarak yorumluyorum. Tostumu yiyip çayımı içerken bir de story çekiyorum.

Hayat aşırı tuhaf, aşırı eğlenceli diye düşünüyorum. Ve her yerde harika tatlı insanlar var.

Spontane sürprizlere ve absürdlüklere açık kalın!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s