Ben öyle Alaçatı aşığı, “Ay yazın büyük kısmını burada geçirmezsem olmaz.” diyenlerden değilim. Dürüst olalım; yüzmek için Türkiye geneline kıyasla oldukça vasat bir denizi olduğunu düşünüyorum. Ama gel gör ki, hayatım ne zaman biraz sallansa, dengem bozulsa bir şekilde çeşitli sebeplerle kendimi hep Alaçatı sokaklarında buldum ve hayatımın tuhaf ve zor dönemlerinden sonra, yeniden parıldayarak doğuşlarımın başlangıcı da hep o topraklarda oldu.

Belki de coğrafi astrolojiye göre bir anlamı vardır bu konumun benim doğum haritamda bilmiyorum; ama kendi tarihçemde buraya her ayak bastıktan sonra hayatımda olumlu bir değişim gerçekleştiğinden eminim.

Hawaii Çiçeğiyle Gelen Terk
Zamanı geriye saralım… Akatlar’da bir hukuk bürosunda çalışıyorum. Ofisimin karşı binasında yaşayan, jestler şampiyonu bir adamla, “Bu sefer çok başka.” diye anlattığım bir aşk yaşıyoruz. Adam beni yeryüzünden beş santim yukarıda tutuyor, birbirimizi görmeden gün geçirmiyoruz. Biz böyle yüksek yüksek akarken, bir gün boynuma bir Hawai çiçeği asıp, “Bir gün buralarda sıkılırsan atla gel, birlikte Hawai’ye gideriz.” diyerek beni bırakıp San Francisco’ya göçüyor.
Kişisel tarihimdeki ayrılık sayısı henüz bu kadar kabarık değil o yıllarda. Adamların aslında hiç de “bu sefer çok başka” filan olmadığının, benim aşka aşık olduğumun da farkında değilim henüz. Tam “Ne yapacağım ben?” modundayken, eski bir erkek arkadaşım “omzunda ağlanacak yakışıklı prens” rolüyle sahneye çıkıyor. Aqua Şifne’de akşamüstü havuz partilerinin yapıldığı, Before Sunset’in pazar happy hourlarının yıkıldığı, renkli kalemlerle herkesin başkasının sırtına yazılar yazılan, afterların afterlarının olduğu ve partilerin gün doğmadan bitmediği yıllar. Genciz, flörtözüz, şuursuzuz, günde 20 saat dans edip uykusuz yaşıyoruz.
Oraya hayatının aşkı tarafından bırakılmış depresif kadın olarak gidip, “Amaan ya, nereye isterse gitsin hayat çok güzel ve çok eğleniyorum.” diyen ve hakikaten de mutlu hisseden bir kadına dönüşüyorum. Zaten adam da daha ben Before Sunset’te müthiş gün batımlarında dans ederken İstanbul’a bile geri dönmeden, aramızdaki saat farkına inat sürekli mesajlar yağdırmaya, “Buraya geldiğinde seni şuraya götüreceğim, bunu yedireceğim, şuraya bayılacaksın.” planları yapmaya başlıyor bile. Hikayenin geri kalanını bilenler bilir, ben o adamın peşinden tası tarağı toplayıp San Francisco’ya bir Amerikan rüyasına göçtüm. Napa’dan, Pasific Coast Highway’in her köşesinde, “bildiklerimin hepsinden daha balayı” günler geçirdim.

İkitelli’den Begonvilli Hacımemiş Evine
Seneler sonraya zıplayalım: Kendimi İkitelli’nin kaotik sabahlarında bizim İstanbul’dan saymadığımız bir sanayi bölgesinde çalışırken buluyorum. Levent’te geçen yaz iş günlerinde Lucca’lara inmeye, Kanyonlarda gezmeye alışmış bünyem ağır depresyonda. Bahçede sigara içerken denk geldiğim çok güzel tepeden topuzlar yapan sarışın bir kız var; bir gün biz yine söylene söylene sigara içerken, “Bu sene hiç tatil yapmadım.” diyor, “Hafta sonu Alaçatı’ya gidiyorum, gel istersen.” diyorum. İstanbul’da birlikte yemeğe bile çıkmadığım bu iş arkadaşımla gerçekten hafta sonu sabahın köründe Sabiha Gökçen Havalimanı’nda buluşup İzmir’e uçuyoruz.
Hacımemiş’in göbeğinde kiraladığımız begonvilli avlulu ev, Burning Morning şarkısıyla başlayan sabahlar, french fries ve french kiss’lerimin eşlikçisi Fransız aşkım, gittiğimiz harika festivallerle dolu harika günler geçiriyoruz, ışıldayarak İstanbul’a geri dönüyoruz.
“Hafta sonu Alaçatı’ya gidiyorum, gel istersen.” dediğim kişi Elif, senelerdir çok yakın arkadaşım, yol arkadaşım. Ve Alaçatı seyahatinden sonra biz o iş yerinde birlikte çok harika zamanlar geçirdik.
Ve Yine: Kırılan Her Parçamın Öpücüklerle Tamiri
Hop araya birkaç sene daha alalım… Hayatımda ilk defa aldatılmışım, özgüvenim yerlerde, sarsılmışım. Bir arkadaşım da taze boşanmış. Birlikte sohbet ettiğimiz bir gün kapı ağzında birbirimize hoş çakal derken, şeytan dürtüyor, Alaçatı’ya bağlanıyoruz.
Momo’nun çok trend olduğu bir yaz, biz DJ’in yakınları kontenjanından Momo’nun kadrolusuyuz. Gün batımlarını Momo’da yaptıktan sonra, Veranda’da kumlardan masaların üzerine sekerek avaz avaz Türkçe pop şarkılar söylüyoruz, oradan Klein’a bağlanıp kristallerin altında dans ediyoruz. Sonra da adını unuttuğum bir başka mekana gidiyoruz, güneş doğana kadar parti orada devam ediyor.
Tenim bronza dönerken ve Alaçatı’da geçirdiğimiz günler ardı ardına akarken, çok yakışıklı, eril enerjisi ve organizasyon yeteneği yüksek bir adam benim kırılan parçalarımı öpe öpe birleştiriyor.
Gün doğumunda partilediğimiz mekanda, ahşap korkulukların üzerinde otururken, bacaklarımı onun beline dolayarak, oturduğum yerden kafa aşağı kayalıklara sarktığımda, “Aklım çıkıyor, yapma şunu lütfen.” diyor. Gülüyorum muzipçe, “Bir daha bana ne yapmayacağımı söylemek yerine, beni sıkı tut.” O yaz harika karın kaslarım muhtemelen o adamı direk gibi kullanmaktan…
Benim kıtlık psikolojisinin adını koyduğum, cin tonik kokulu aşklar serisini yazdığım ve hayatımda gerçekten köklü bir dönüşüm başlıyor. O adam hayatımda kalıcı olmuyor, ama orada onunla başlayan dönüşüm hayatımdaki bütün dinamikleri değiştiriyor. Benim kendi hayatımda 2.0. olarak anacağım kısma geçiyorum.

Pandemi Sonrası Yeniden Canlanma
Zamanı biraz daha ileriye saralım: Pandemi devirmişiz, her şeyin tam kapalı olduğu ilk dönemin sonları, ufak ufak sokaklara çıkılıyor. Sokağa çıkma yasakları hafta sonu ile sınırlı hale gelmiş. Gülay ile mahallede yürüyüş yaptığımız bir gün, “Hadi Veranda’nın açılışı için Alaçatı’ya gidelim.” diyoruz. Aylardır eve kapanmışız, yabanileşmişiz, sıkılmışız, bunalmışız. Bizim ikimizin hadi diye başlayan plan, müthiş kalabalık bir plana dönüşüyor. Bizim bütün yakın arkadaş kız grubu, Adana’dan çocukluk arkadaşlarım, mahalleden tanıdıklarım derken, sokağa çıkma yasaklarında otellerde her şey serbest olduğundan biz Alaçatı Beach Resort’ta mükemmel sokağa çıkma yasağı günleri deviriyoruz. Covid’in miskinliğini, yabaniliğini, depresifliğini şıp diye atıp çıkıyoruz.

Tedaviden Sonraki Dönem
Bu sene de Peru’dan döndüğümde, oradaki seremonilerin etkisiyle kafam karışık, vücudum gittikçe şişiyor, çalıştığım şirkette organizasyon yapısında iddialı ve beni de etkilemesi olası değişiklikler var. Sol elimin iki parmağı sürekli olarak tamamen uyuşuk, geceleri de kolumun uyuşması ve ağrı ile uyanıyorum. Yaza genellikle ışıldayarak giren ben, bu kez kendi standartlarıma kıyasla dökülüyorum.
Bir kaç vesile bir araya gelince bir hafta sonu soluğu Alaçatı’da alıyorum. Net bir plan ve program yapmıyorum, o günlerde orada olan sevdiğim arkadaşlarıma geldiğimi haber veriyorum.

İlk bir kaç günü harika bir havuzu olan Meruno Alaçatı‘da miskin bir keyifle geçiriyorum, zihnimden geçenleri yazıyorum, şirket işlerini temizliyorum, havuzda yüzüyorum.
Peru maceram boyunca oda arkadaşım olan Ecem ile buluşuyoruz. Birbirimizi sürekli içlikler, pançolar giymiş ısınmaya çalışırken; dağlar, tepeler tırmanıp atların üzerinde saatler gitmiş şekilde dağılmış hallerde gördükten sonra, uçuşan incecik kıyafetlerle şıkır şıkır ve sıcak havada görmeye bayılıyoruz. Peru’da canımızın Bloody Mary çektiği sabahların şerefine kadehlerimizi burada tokuşturuyoruz.
Birlikte Isola‘da harika bir yemek yiyoruz. Ortamı, yemekleri ve kokteylleri harika, bence o bölgedeki mutlaka gidilmesi gereken restoran.

En eski arkadaşlarımdan biri olan ilkokul arkadaşım Ayşe ile buluşuyorum, taze anne oldu. Benim yakın kız arkadaş çevremin yarısı evlendi ama hiç kimse çocuk doğurmadı, o yüzden yakın bir arkadaşımı anne olarak görmek benim açımdan ilginç bir deneyim oluyor.
Sonra da Kutlu’nun mekanına gidiyorum. Rengarenk gömlekler kimonolar giyip, buz gibi biralar eşliğinde güzel sohbetler ediyoruz. O oradaki işlerini yaparken, ben havuz başında veya harika bungalovumda vakit geçiriyorum. Zeytin ağaçlarının altındaki cibinlikli yataklara, bungalovlara bayılanlar için bu kaldığım yer Toscana Garden Bungalov.



Birbirinden çok farklı yerlerden ve zamanlardan tanıdığım bu üç arkadaşım da o günlerde kendi hayatlarında bazı dönüm noktalarını yaşıyorlar. Çok derin, çok keyifli, çok uzun sohbetler yapıyoruz üçüyle de.
İçimde ve aklımda bir şeyler yerli yerine oturuyor onlarla ve oralarda geçirdiğim günlerden sonra. Peru’daki bir seramoninin kapanışında şamanımızın söylediği bazı şeyleri ilk defa orada içselleştirip yerli yerine oturtuyorum. Hayata bir bilgisayar oyunu gibi yaklaşmamızı önermişti, kaybettiğimizde de yatıp uyumamızı, fazla ciddiye almamızı, ertesi gün de bir gün önceki oyunun ağırlığını taşımadan yeniden başlamamızı…
Belki de hayat uğraşıp çabalayarak bir noktaya getireceğimiz ve ondan sonra hep o noktada yaşayacağımız bir şey değil gerçekten de. Yeni yollar deneyeceğiz, yanılacağız, yapacağız, yapamayacağız, hep bir şeyler olmaya devam edecek. Belki de asıl önemli olan bütün bunlar olurken, kaybolurken, üzülürken, zorlanırken de kendimizi sevdiğimiz yerlere götürüyor muyuz, sevdiklerimizle gerçekten kaliteli zamanlar geçiriyor muyuz, yaşadıklarımızın gerçekten farkında mıyız, gözlerimizin kenarlarını kırıştıra kırıştıra kocaman gülüyor muyuz?
Yüzüme bir gülümseme yerleşiyor, zihnimdeki fırtınaların biraz durulmasını seviyorum, havalimanına gitmek için eşyalarımı toparlarken valizimden dar beyaz elbisemi çıkartıp giyiyorum, göbeğimin de burada geçirdiğim günlerde epeyce inmiş olduğunu fark ediyorum. “Vee bir kere daha Alaçatı bana iyi geldi.” diye mırıldanıyorum beyaz elbisemle daha da patlayan bronz tenime bakarken…

Miel’in leziz kuzu kulaklı cininden içiyorum – ki son bir süredir en favori kokteyllerim açık ara kuzu kulaklı olanlar ve mezcal ile acıyı birleştirenler – ve İstanbul’a geri dönmek için yola çıkıyorum.
Size iyi gelen topraklara giderek ve yazı bekleyerek kalın!
