Bozcaada – 1: Caz Festivali, Cabalı Meyhane, Ayazma Plajı, Vahit’in Yeri

Adaların kendine özgü bir ruhu var. Zamanın yavaş aktığı, her şeyin halledilebilir hissedildiği, her türlü kaygıyı yok eden..

IMG_7790.JPG

IMG_7783.jpg

Otelimize doğru yürürken, henüz dolmamış meyhanelerle dolu rengarenk sokaklar içimizi açıyor. Otelimiz, 1800lü yıllarda Rum İlkokulu olarak inşaa edilen Ege Otel. “Hiç oyalanmadan hemen giyinip, yemeğe gidelim.” kararı vermiş olsak da, oteldeki her bir odanın kapısında çeşitli yazar ve şairlerden alıntı cümlelere takılıp oyalanmamak mümkün değil. Otelimizin konumu da şahane: Feribot da, gitmek istediğimiz bütün üçüncü nesil kahveciler de, meyhaneler de beş dakikalık yürüme mesafesinde.

IMG_7807.JPG

Üzerimizi değiştirdikten sonra, akşam yemeği yemek için Cabalı Meyhane‘ye oturuyoruz. Ege’de olmanın keyfini çıkarmak için masamızı türlü türlü meze ile donatıyoruz. Yediğimiz mezelerin hepsi taze ve lezzetli. Rakı bardaklarımız çok matrak. Sonraki günleri de hesaba katarak, her gün en az 30 midye dolma yemiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Bozcaada’da yediğim midye dolmalar içinde en iyisi burada yediklerimdi. Bir de baharatlı bir ahtapot vardı ki, yumuşaklığıyla ağızda dağılan… Hepimizi mest ediyor.

IMG_7801.JPG

IMG_7793.JPG

İlişkiler hakkında tespitler, kendi geçmişlerimizden örnekler, artık hayatımızda olmayan kadın ve erkeklerin kulaklarını çınlatmalar, bolca kadeh tokuşturmalar ve bolca kahkaha sonunda, artık Caz Festivali’ne gitme kıvamına geldiğimize karar verince, ayaklanıyoruz.

Bozcaada Caz Festivali‘nin lokasyonu değişerek, Ayazma Manastır’ı olmuş. Yürüyerek gitmek için oldukça uzak bir mesafede. Neyse ki, orada olan ve arabası olan sevdiklerimiz imdadımıza yetişiyor ve çok geçmeden festival alanına ulaşıyoruz.

IMG_7831.JPG

İçeri girdiğim anda aklım başımdan gidiyor. Henüz cuma gecesi olmasının da etkisiyle, festival alanı çok kalabalık değil. Her yaştan, her tarzdan çok güzel bir kitle var içeride. Yerlere serilmiş örtülerin üzerinde oturan gayet spor giyimli gençler de var, çok şık blazer ceketlerini giymiş ayakta laflayarak müzik dinleyenler daha büyük yaş grupları da… Hepsinden güzeli, bir yanda çok güzel müzikler yapılan bir sahne, diğer yanda Ayazma Plajı’na tepeden bakış imkanı sunan bir manzara var. Dolunayın ışıltısı denize vuruyor. İçki sırası yok, daha da iyisi içkiler festival usulü şişirme fiyatlandırmada değil. Bira 15 TL, gin tonic 30 TL.

Telefonumun şarjı olmamasına rağmen – dolayısıyla fotoğraf da yok o geceden- hiç çekinmeden bizimkilerden ayrılıp içki almaya, tuvalete gidebiliyorum. “Aman ya kalabalıkta onları bulamazsam.” endişesine kapılmadan…

Çağrı Sertel ile Şenova Ülker Quartet – Meltem Ege’yi dinleyerek festivali bitiriyoruz. Yine de sıra beklemeden ulaşılabilen alkol, püfür püfür esen tepe, çimlerin üzerindeki örtümüz ve dolunay manzarası ile bulunduğumuz yer o kadar keyifli ki, ortalık boşaldıktan sonra da gidesimiz gelmiyor.

Çimlerin üzerindeki örtüde oturmuş, delicesine gürültü yapıyoruz. Hepimizin kafası harika, konuşmalarımız yüksek, kahkahalarımız ondan da yüksek. Bir ara bir fark ediyoruz ki, biz hala Bozcada’ya transfer konusunu tartışıyoruz. “İstanbul’dan araba kiralayıp gelmeliydik.”, “Sen manuel araba kullanabilseydin, çok daha kolay gelirdik.” Kahkahalarımız daha da yükseliyor, “Resmen tramva oldu bu Bozcaada ulaşımı bizde. Geldik. Bozcaada’dayız. Hala nasıl geleceğimizi tartışıyoruz.”

Artık gülmekten karnımız ağırırken, içimi delicesine bir dans etme arzusu kaplıyor. “Merkeze dönsek, nereye gidebiliriz acaba?” diye düşünürken, sahneye birisi çıkıyor. Heyecanla yanımda oturan Buket’e gösteriyorum, “DJ geldi, yaşasın.” diyerek. Bir süre baktıktan sonra “Yok.” diyor, “O sahneyi temizlemeye gelmiştir.” Hüsranla kabul ediyorum. Sonra bakıyorum, adam kulağına kulaklık takıyor. “Ya bence o DJ.” diyorum yeniden. “Baksana kulaklık taktı.” Bir süre daha sahneye baktıktan sonra, “Soundcheck yapıyordur.” diyor. Hangimizin daha güzel bir kafa yaşadığını ve dolayısıyla daha haklı olacağını kestiremedğimden, bir süre şüpheyle sahneyi gözlüyorum. Sonunda “O temizlikçi değil, DJ!” feryadı ile ayağa fırlayıp dans etmeye başlıyorum. Gerçekten de o Coşkun Akmeriç’miş. Saatlerce, çimlerin ortasında keyifle dans ediyorum.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, bu icat ilk kimden çıkıyor bilmiyoruz; ama topluca patates kızartması aşermeye başlıyoruz. Festival alanının önünden kalkan ve merkeze giden bir dolmuşa biniyoruz. Fantastik bir dolmuş bu. İçinde kırmızı ve mavi ışıklar yanıyor. Bangır bangır Türkçe pop çalıyor. “Caz festivaline de gitsek, sonunda her yol Türkçe popa çıkıyor.” diye kendimizle dalga geçerek, “Sıradaki şarkı bana!” diye şarkı falları tutarak ve her şarkıya avaz avaz eşlik ederek Bozcaada merkeze ulaşıyoruz.

Merkezde umutla patates kızartması bulabileceğimiz bir yer arıyoruz; ama saat çok geç. Her yer çoktan kapanmış. Umutsuzca biraz yürüdükten sonra, en sonunda dışarıdan hiç de matah görünmeyen Çınaraltı‘na giriyoruz. Burası gündüzleri çay bahçesi, geceleri ise fırın / pastane gibi görünen bir dükkan oluyor. En azından atıştıracak bir şey buluruz diye vitrinde sergilenenlere bakarken, fırından çıkan sakızlı muhallebi tepsisini bir kenara koyuyorlar. Heyecanla atlıyorum, “Bundan istiyorum.” diye. Beşimiz de birer tane sakızlı muhallebi alıyoruz.

IMG_8005.JPG

Kafamızı kaldırmadan, dükkanın ortasında durmuş, yalnızca “Aşırı iyi.”, “Hayatımda yediğim en iyi muhallebi.”, “Off, çok lezzetli.” gibi cümleler kurmak için nefes alarak, saniyeler içinde muhallebilerimizi bitiyoruz. Ne kadar iştahlı yiyorsak, dükkanın içi bir anda bir sürü kişiyle doluyor, herkes sakızlı muhallebi almaya başlıyor.

Kızlar bana yine takılıyorlar, “Sen bu Bozcaada’dan ne anlatacaksın acaba? Ulaşımımız zaten fiyasko. Dünyanın en iyi tatlısı olduğunu düşündüğün muhallebiyi de muhtemelen yarın sabah yediğinde bu kadar sevmeyeceksin.” Yine kahkahalar. “Olsun bizim için şu an dünyanın en güzel şeyi bu.”

Nasıl otele gittiğimizi, nasıl uykuya daldığımızı hatırlamıyoruz, ertesi sabah otelin avlusundaki kahvaltı sofrasında toplanıyoruz.

IMG_7868.JPG

Güzel bir kahve içmeden güne başlayamayanlar olarak, ilk istikametimiz Kahverengi Roastery oluyor. Sokağa atılmış çok rahat koltuklarda oturup, taze hazırlanmış mis kokulu kahvelerimizi içtikten sonra gözlerimiz açılıyor.

IMG_7867.JPGIMG_7857

Kahverengi’nin kardeş dükkanı Veli Dede‘de, hasır sepetlerin içinde sergilenen doğal içecekler de o kadar davetkar görünüyor ki tatmadan geçemiyoruz. Özellikle şeker ilavesiz koruk suyu, gerçekten sağlıklı içeceklerin de lezzetli olduğunun kanıtı adeta. Yolunuz düşerse şiddetle tavsiye ederim.

IMG_7859

Tavsiye üzerine plaj tercihimizi Habele Beach’ten yana yapıyoruz.

Gelgelelim “Nasıl kötü bir işletme olunabilir?” vakasına örnek çalışma olabilecek bir adam dikmişler karşılamaya. “Rezervasyonunuz yoksa alamam.” diyen. Dünya kadar çözüm önerisi sunuyoruz: “Siz bizi bir yere oturtun, hepsinin sahibi gelince de biz kalkarız. Zaten çok uzun kalmayacağız.” Yok. “Restoranda oturup, plajı kullanalım.” Yok. Bu kadar müşteri düşünmeyen, bu kadar çözümsüz bir adamı buraya kim koymuş diye düşünürken ve gayet nazik bir ses tonuyla konuşurken ağzımdan “Yani siz diyorsunuz ki, size kesinlikle çözüm önerisi sunamayacağım, siktirin gidin.” cümlesi çıkıyor ağzımdan.

Dönüp, kahkahalar atarak çıkıyoruz oradan. “Bizim kadar neşeli ve içme potansiyeli oldukça yüksek bir grubu kaybettiler. Adada bize deniz mi yok!” özgüveni ile asfalt yoldan epeyce uzun bir yürüyüşle, Ayazma Plajı’na ulaşıyoruz.

IMG_7912

FullSizeRender 7

IMG_7936.JPG

IMG_7979.JPG

Deniz şahane, Vahit’in Yeri’nden buz gibi bira ve midye dolma alıp güneşlenmek daha da şahane.

IMG_8010.JPG

Acıktığımızda yukarı çıkıp, restoranın hayatımda daha önce görmediğim kadar uzun meze barından seçim yapmak ve buz gibi bir Corvus Cappadocian Blush eşliğinde bunları mideye indirmek ise tarifsiz güzel. “Çok kalmayız ya denizde. Öğleden sonra merkeze ineriz.” derken, akşamüstü “Nasıl olsa festival alanı da yakın, olmadı buradan direk geçeriz akşam festivale.”ye geçiş yapıyoruz.

IMG_7993

 

Ayazma Plajı’nın demirbaşına dönüşmüş olarak bütün bir cumartesi gününü orada keyifle geçirirken, hepimizin dilinden aynı cümleler dökülmeye başlıyor: “Bozcaada’ya mı yerleşsek acaba?”

IMG_8039.JPG

KaydetKaydet

KaydetKaydet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s