Bozcaada – 3: Coffee Shelter, Akvaryum Koyu, Bakkal, İmkansız Uçaklar

Sabah gözlerimi açtığım gibi, açık büfedeki kırk çeşit reçelin başına dikiliyorum. Gül, çilek, portakal, incir gibi bilinen reçellerin yanı sıra, domates ve patlıcan gibi oldukça sıradışı seçenekler de var.

Kahvaltıda reçel yeme alışkanlığım hiç olmamıştır, genellikle bir fincan filtre kahve ve yanında atıştıracak hamurlu bir şeylerden ibarettir kahvaltım; ama madem Bozcaada’dayız ve madem otelde filtre kahve yok, buraya özgü bir şeyler yiyeyim, diye düşünüyorum.

İlerleyen dakikalarda bizim ekip teker teker uyanıp kahvaltı masasının başına geliyor. Herkes akşamdan kalma, herkes o günün Bozcaada’daki son günümüz olduğu gerçeğini şimdilik unutma çabası içinde.

Otelde diğer konaklayanlar, bana sürekli Bozcaada Caz Festivali’ne ilişkin sorular soruyorlar. “Çok organizatör mü görünüyorum acaba bugün?” diye kendimle dalga geçiyorum. Bütün sorulara rastgele cevaplar veriyorum, acilen kahveye ihtiyacım var.

Ekibimizin tek erkeği, pek uyanmaya niyetliymiş gibi görünmüyor. Bizim de, son günümüzü onun uyanmasını bekleyerek geçirmeye hiç niyetimiz yok. Erkeğimizi uyumaya, valizlerimizi resepsiyona bıraktıktan sonra kendimizi sokaklara vuruyoruz.

IMG_8209.JPG

Sokakta yürürken, çok keyifli bir kapı görüyoruz. “Hiç bir arada fotoğrafımız yok, hadi fotoğraf çekilelim.” diyoruz. Self-timer’ı ayarlayıp, kapının önünde yerlerimizi alıyoruz. “Hadi koş koş koş.” , “Bakayım nasıl olmuş.”, “Bir daha!” gibi bağırışlar arasında bir sürü fotoğraf çekiliyoruz. O sırada kapı açılıyor, çok kibar bir adam çıkıyor içeriden. O zaman farkına varıyoruz ki, kapısının önüne oturup bolca gürültü yaptığımız yer aslında bir ev ve biz fena halde o evin sakinlerini rahatsız ediyoruz.

IMG_8213.JPG

IMG_8214.JPG

“İnsanlar bu kadar güzel evlerde yaşıyorlar. Tabii biz oranın ev olabileceğini akıl edemedik.” diye kendimizi haklı çıkartarak, sabah kahvelerimizi içmek için Coffee Shelter’in yolunu tutuyoruz.

IMG_8248.JPG

Kapısından içeri girdiğim anda vuruluyorum buraya. İçeriyi kaplayan iki şey var: Mis gibi bir kahve kokusu ve usul usul çalan jazz parçalar.

IMG_8221.JPG

IMG_8235.JPG

Çok yüksek tavanlı bir binada bulunuyor Coffee Shelter. Kahvelerin hazırlandığı kısmın üzerinde bir asma tavan var, asma tavanla yaratılmış bu üst kata bir hamak ve bir çalışma masası konulmuş. Diğer tarafta eski okul sıraları dizilmiş, tavanda eski usül devasa pervana vantilatörler asılı. Raflarda çok güzel tasarım objeler satılıyor.

IMG_8217.JPG

Kimseye çaktırmadan asma kata çıkıp, kahve çuvallarının üzerine asılmış o hamağa uzanma arzusu duyuyorum. Bütün bir gün jazz, kahve kokusu ve pervane esintisi eşliğinde kitabımı okuyarak orada keyiften ölebilirim.

Ama bizi bekleyen deniz var. Kahvelerimiz bittikten sonra ve orada oyalanabildiğimiz kadar oyalandıktan sonra, denize gitmeye karar veriyoruz. Aklımızda bakir, çok ünlenmemiş koylar var. “Şuradan bir taksiye atlar gideriz ya.” derken, adada taksi bulmanın o kadar da kolay olmadığıyla yüzleşiyoruz. “Dolmuşlar hangi plaja gidiyorsa, oraya gidelim o zaman.”a çark ediyoruz.

İstikametimiz Akvaryum Koyu. Dolmuşu kullanan abi, dünya tatlısı. “Bakın gerçek Akvaryum Koyu aslında şurası.” diye bilgiler verip rehberlik de yapıyor, “Dönüş için dolmuş saatleri nedir?” diye sorduğumuzda, “Alın numaramı arayın beni, gelip alırım sizi.” diyor. Bol bol kahkaha atıyor, bol bol hikaye anlatıyor.

“Ada ruhu galiba bu. Kimsede stres yok. Dolmuşçu abi bile oldukça mutlu ve keyifli.” diyoruz şaşkınlıkla.

Akvaryum Koyu’nda bir tesis yok. Para ödeyip alınabilen şezlong, şemsiye de yok. Gelgelelim muhteşem güzel bir deniz var. Havluları kuma seriyor, kendimizi denize atıyoruz. Bizim dışımızdaki herkes oldukça tedarikli gelmiş; buz çantaları, şemsiyeler, biralar, meşhur patlıcanlı böreklerle… Bizde yalnızca su var. O da saatler geçtikçe içilmeyecek kadar ısınıyor. Ne zaman ki acıkmaya başlıyoruz, “Hadi.” diyoruz.

IMG_8264.JPG

Bizim dolmuşçu abiyi arıyoruz, gelip alıyor bizi. Merkeze döner dönmez, Polente’ye oturup birer soğuk bira söylüyoruz, hemen yanındaki midyeciden de bol bol midye.

IMG_8268.JPG

Karnımız doyduktan sonra, Bakkal’a geçiyoruz. El yazısı menüler, hepimizin ruhunda bir yerlere dokunuyor. Gelsin ortaya shotlar diyoruz: Votka gelincik, votka koruk.

IMG_8265.JPG

IMG_8283.JPG

Corvus’tan da şarap alışverişimizi de yaptıktan sonra, “Hadi dönüş yolunda macera yaşamayalım. Çok geç olmadan dönelim.” diyoruz. Feribotla geyikliye geçip, bizi havalimanına bırakacak Vito’muza oturuyoruz. Uçağımıza daha üç saatten çok zaman var. Normal koşullar altında paniksiz ve olaysız bir seyahat yapmamız için bütün koşullar tamam.

IMG_8312.JPG

Tabii ki, “normal koşullar”ı bozuyoruz. Kazdağları’ndan geçerken, “Hadi şurada bir mola verelim. Nasıl olsa daha uçağımıza çok var.” diyoruz. Oturuyoruz, gözlemeler, ballar, kaymaklar, Ezine peynirleri, harika bir manzara… Yetmiyor, “Ustam bize birer tane de közde Türk kahvesi çek.” Ohhh!

IMG_7736.JPG

FullSizeRender 6.jpg

Taa ki Pelo, “Saat 19:40 mı? Benim saatim mi yanlış?” diyene kadar keyiften mest haldeyiz. Saat gerçekten 19:40! Bizim uçağımız 20:40’ta ve biz havalimanına 55 dakikalık uzaklıktayız.

Yani orada tam iki saat oturmuşuz.
Yani uçağımızı yakalamamız imkansız.

Acilen Vito’ya doluşuyoruz, “Bas abi bas.” diyoruz; ama şoförümüz en dünyanın en sakin insanı. Hiç öyle basacak, emniyet şeridinden gidecek, korna çalacak bir hali yok. Gerçekten tıngır mıngır sürmeye devam ediyor arabayı.

İlk önce panik oluyoruz.

Acaba hiç havalimanına gitmesek mi, otogara filan gidip otobüsle mi dönsek? Bir gece Edremit’te kalıp, yarın sabah mı İstanbul’a dönsek? Sabah erken uçak var mı?

Sonra kendimizle dalga geçip kahkahalar atmaya başlıyoruz. “Dünyanın en pahalı kahvaltısını etmiş olabiliriz.”

Havalimanına girdiğimiz anda saat 19:35! Uçağımız beş dakika sonra kalkıyor. Buketto’nun çantasını ve üzerindeki bütün metalleri alıp, hepimizin kimliklerini ona veriyoruz. “Koşşş!” diye bağırıyoruz. Buketto, maratonluk bir performas ile havalimanı kapısından içeri koşarken, biz bütün eşyaları güvenlikten geçiriyoruz.

19:40 uçağına normal koşullar altında binmemiz için çok geç. Nedense denemekten vazgeçmiyoruz.

19:40 uçağına 19:40’ta check-in yapıyoruz. Yetmezmiş gibi, yüzsüzce “Bagaj da vermemiz lazım. Şarapları burada bırakamayız.” diyoruz, bir de uçak kalkış saatinde bagaj teslim ediyoruz.

FullSizeRender 5 kopya 2.jpg

Gerçekten 19:40 uçağına biniyoruz. Piyango kazanmış kadar mutluyuz o uçağa binerken. Bu seyahatin bize en büyük dersini o an alıyoruz: “İmkansız diyip vazgeçme, çabalamaya devam et.”

Çabalayarak, vazgeçmeden kalın!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s