Burgazada, ınfluencer academy ve hayata dair sayıklamalar…

Bir cumartesi sabahı erkenden uyanmış, ilk adalar vapuruna binmişiz. O kadar erken ki… Adalar vapuru, hava harika olmasına rağmen bomboş.

Maskeleri indirmiş, termostan filtre kahvelerimizi bardaklara doldurmuşuz. İstanbul bir silüet haline gelirken, çok çirkin kocaman binalar bile silüet haline geldiğinde güzelleşirken ve onlarla aramızda köpüren bir deniz varken keyfimiz yerinde.

Çantadan ev yapımı ıspanaklı Boşnak böreği çıkıyor, rahmetli anneannemin yaptığı kadar güzel değil tabii; ama daha az yağlı, daha sağlıklı ve o cumartesi sabahı vapurda bulup yiyebileceğimiz her şeyden daha lezzetli. Biraz sonra martılar ve kargalar da dadanıyor böreklerimize, kahkahalar atarak onlarla da paylaşıyoruz.

İstikametimiz Burgazada. Sahilde birer çay içtikten sonra Kalpazankaya’ya doğru yürüyoruz. Daha öğlen olmasına bile saatler var, o yüzden hemen aşağıda deniz kıyısında biraz geziniyoruz. Ben yanlışlıkla bir ayağımı denize sokuyorum, “Ayak yanlışlıkla da olsa denize girdiyse kış bitmiştir.” diyorum. Ayakkabılarımı çıkartıp, iskelenin üzerinde ısıtmayan kış güneşiyle ıslak çorabımı kurutmaya çalışıyorum. Boşuna…

Kalpazankaya Restoran’a oturan ilk müşteriler oluyoruz. Muzip birer bakış atıyoruz, “Yapar mıyız?”

Tabii ki yapıyoruz ve bira & kalamar ile güne başlıyoruz. Sahil kasabası hissi… Ege desen değil, ama İstanbul’da da değiliz kesinlikle.

Sadece otuz dakikalık bir vapur yolculuğu ve otuz dakikadan kısa süren bir yürüyüş ile ulaştığımız Kalpazankaya’da, ruhen İstanbul’dan çok uzaktayız. Mavi beyaz ekoseli örtüler, içimizi ısıtan bir güneş, altımızda masmavi görünen bir deniz, tepemizde kocaman çam ağaçları, boşaldıkça dolan bira bardakları… Hiç bir yere, hiç bir şeye yetişme derdi yokken gelen o tamemen keyfimize ve kafamıza göre hissi…

Birkaç saat sonra güneşin altında içilen biralarla çok keyifli bir kıvama geliyoruz. Çiçekler toplayarak, tekrar aşağıya iniyor, her adaya geldiğimizde olduğu gibi “Bunu daha sık yapmalıyız.” diyoruz. Four Letters Word’de mis gibi kokan kahvelerimizi içtikten sonra, herkesin akın akın adalara geldiği saatte, biz dönüş yoluna geçiyoruz.

Böyle bazı günlerde, aklımın kenarından şu düşüncenin geçtiğini itiraf etmeliyim: Neden influencer olmayayım ki, neden günümün büyük bir kısmını bilgisayar başında geçirmek yerine, birkaç havalı fotoğraf ve birkaç alışveriş linkiyle hep böyle geçirmeyeyim ki hayatımı?

Bazen denk gelir ya öyle oluyor, tam o dönemde bir influencer academy’e davet ediliyorum. O günün gazıyla bir hafta derslere katılıyorum. Oh la la 3 gün sürüyor hevesim.

Kesin karar veriyorum, benden influencer filan olmaz. Bunu yapan herkese büyük bir saygı duyuyorum, çünkü göründüğü kadar kolay bir iş değil o. Trendleri takip etmek, paylaştığı şeylerin ne kadar beğenildiğini ölçmek ve talebe göre içerik üretmek lazım.

Benim ise zaman zaman ukala ve tepeden bakan bir yapım var. Başkalarının neye ilgi gösterdiği, trendler, çoğunluğun beğendiği şeyler hiç bir zaman pek de umurumda olmadı. Birilerinin nabzını ölçüp, nelerin beğenildiğini takip etmek düşüncesi bile içime afakanlar bastırıyor. Tam aksine ben genelden ayrılıp, kendi yoluma gitmeyi seven bir tipim. Ve açıkçası kimin neyi beğenip beğenmediği de zerre kadar umurumda değil.

Ben annemin doğum sancıları ile hastaneye gitmesinden yarım gün sonra, herkesi bezdirerek, ortalığı karıştırarak dünyaya gelmiş bir kız çocuğuyum. Ne tuhaftır, bunun üzerinden otuz küsür sene geçmesine rağmen hiç değişmeyen bazı şeyler var: Ben sonrasında da bütün hayatımı böyle yaşadım. Hiç bir şeyi başkalarının planladığı ve beklenen zamanda yapmadım.

“Yapma çocuğum” denilirken inatla çamurun içinde mutlulukla zıplayıp üstünü başını çamura bulayan bir çocuk gibi oldum hep. Toplumun standart doğrularının hep biraz dışına çıktım, birileri hep tek kaşları havada izledi beni. Bu kişilerin halinden hep tuhaf bir zevk aldığımı da itiraf etmeliyim. Toplumun mutlak doğrularının dışına çıktığım için hep başıma bir şey gelmesini, hep çaresiz kalmamı beklediler ve bekledikleri hiç bir zaman gerçekleşmedi. Çünkü bazı kalıplardan dışarı çıkamayanlar, bunu yapmaya cesareti olanların başına korkunç şeyler geldiğine inandırıyor kendini, onların daha mutlu, daha zengin, daha keyifli olmasına tahammül edemiyorlar.

Diğer yandan bazı zamanlarda yakın çevremi üzdüm veya endişelendirdim. Ama bugün geçmişe dair hiç bir pişmanlığı olmayan, keyifli bir kadın olabilmemi hep kendi seçimlerimi yapmış olmama borçluyum. Başka birine özür borçlanmak, sonsuza dek “Yapsam ne olurdu acaba?” diye düşündürecek bir yapılmamış bırakmaktan çok daha iyi bir senaryo bana sorarsanız…

Hukuk fakültesinde okurken, herkesin gelecekte daha iyi bir iş yerinde çalışmak için yaz stajları yaptığı dönemlerde ben Avrupa’yı köşe bucak gezdim. Sonra hukuk fakültesinin ortasında müthiş bir not ortalamam olmasına rağmen bu bana göre değil, diyerek fakülteyi yarıda bırakmaya kalktım. Amerika’ya gittim, reklam ajansında çalıştım… Gerçekten canım ne zaman avukat olmak istedi, o zaman fakülteyi bitirip, çalışmaya başladım.

Artık avukat oldun, blog yazmayı bırakmalısın, diyenlere burun kıvırdım. Hatta yetmedi, yıllar içinde oldukça cüretkar sayılabilecek bir aşk romanı yazdım.

Çalıştığım dönem boyunca, sürekli oradan oraya seyahat ettim. İnsanların “İş için mi gitmek zorundasın?” dediği, turistik olarak pek tercih edilmeyen istikametlere bayılarak ve heyecanla yol aldım. Toplum kalıplarına göre “ideal koca” olmaktan çok uzak adamlarla harika ilişkiler yaşadım. Haksızlığa uğradığıma içtenlikle inandığımda, herkesi şok eden tepkiler verecek kadar cüretkar oldum.

Ve sonra avukatlık yapmadan değişik işlere girerek para kazanabileceğimi, sabit bir işte çalışmadan da pekala güzel bir hayat sürdürebileceğimi deneyimledikten sonra ve herkesin çok daha özgür ve bağımsız yaşamaya başlayacağımı düşündüğü bir zamanda, oldukça düzenli bir hayata geçip, haftanın her günü çalışan işkolik bir kadın oldum.

Her zaman en doğruyu en iyiyi yapmadım. Hatta büyük hatalar yaptım. Bazen potansiyelimi boşa harcadığım, büyük fırsatları kaçırdığım zamanlar da oldu. Ama hep kendim oldum. Bugün geriye dönüp baktığımda bir saniye bile tereddüt etmeden şunu söyleyebilirim: Geçmişimdeki bir şeyleri değiştirme hakkım olsa bile hiç birine dokunmam.

Yaptığım hatalardan şunu öğrendim: Kendi seçimlerinle yaptığın hatalar, hiç bir zaman başkalarını kırmamak için yapmaktan kendini alıkoyduğum şeyler ve “keşke”ler kadar acıtmıyor canını. Tercihlerine göre yaşamak, başkalarından alacağın tepkilere duyarsız olmak inanılmaz özgür hissettiren bir şey.

Ben genel olarak hayatımı ve deneyimlerimi paylaşmayı seviyorum, bunlar birilerinin kalbine dokunduğunda, bir kıvılcım yarattığında, harekete geçirdiğinde, düşündürdüğünde çok ama çok mutlu oluyorum. Aldığım bazı mailler oluyor, benden aldığı bir ilhamla dünyanın bir ucunda bir adamın yanına taşınanlar, mutsuz olduğu işinden ayrılanlar, “O yapıyorsa ben de yaparım.” diyerek hayatında bir değişiklik yapanlar var. Bunlar elbette sadece benim sayemde olmuyor, evrenin bir eş zamanlılığı var, bazı yazılar bazı kişilerde tam zamanını buluyor. Ve bunun olmasına vesile olan bazı yazılar, beni profesyonel hayatımda bitirdiğim bir projenin başarısından veya kazancından çok daha çok tatmin ediyor.

Diğer yandan kimsenin ilgisini çekmek umurumda değil. Bir sürü kişinin ilgi alanına da hadsizce burun kıvırıp küçümsüyorum. Tüketim deliliğinin ortasında, genele kıyasla çok daha yüksek bir alım gücüm olmasına rağmen, alışveriş orucunu sürdüren ve azalma derdine düşmüş bir kadınım ben. Reels videolarının yanında, blogların esamesi okunmazken, hala her zaman kendimi yazarak ifade etmeyi tercih ediyorum. O yüzden artık eminim, sosyal mecradan para kazanmak benim olayım değil. Ben bunları günlüğüm gibi kullanıyorum. Strateji değil, samimiyet benim olayım. Herkese veya çok daha kalabalık bir kitleye hitap etmeyi de arzulamıyorum; ben beni anlayan ve bilen bu kemik kitleyi içtenlikle seviyorum.

Her zaman içtenlikle hayatın bir akışı olduğuna inanıyorum. Farklı şeyler yapabileceğimi biliyorum, çok daha özgür yaşayabileceğimi… Fakat akış beni şu anda beyaz yakalı hayatıma itiyor, işimi daha önceki bütün işlerimden daha çok seviyorum, hayatımın diğer alanlarından çok zaman çalsa da. Başka bir şeyi daha çok sevene kadar da beyaz yakalıyım.

Keyifle ve kendi seçimlerinizle kalın!

Burgazada, ınfluencer academy ve hayata dair sayıklamalar…” üzerine bir yorum

  1. nundinaa dedi ki:

    “Tercihlerine göre yaşamak, başkalarından alacağın tepkilere duyarsız olmak inanılmaz özgür hissettiren bir şey.” Yüzde yüz katılmakla birlikte, bunu ne şekilde gerçekleştirebildiğini merak ettim, çünkü uzun zamandır kendiminde yapmak istediği bir şey bu. İçerde suçluluk hissetmeden kendin olabilmek, kendini olduğun halinle kabul edebilmek, kendi sınırını çizebilmek ve o alanı koruyabilmek.. Bu konuda cevap verirsen ya da kendi deneyimlerini ve bu konuda kendini nasıl güçlendirdiğini anlatan bir yazı yazarsan çok sevinirim. Seni seviyorum, bizimle kal 💕

    Beğen

nundinaa için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s