Hayatımda, bu anlar olduğu sürece bana hiç bir şey olmaz.

Cuma: 

Kadıköy’de bir rakı masasında oturuyoruz.

Karşımdakilerden biri, eski çalıştığım şirketten arkadaşım. İş arkadaşı çizgisinde, mesafeli bir samimiyette günler geçirdikten sonra, bir akşam spontane şekilde benim evimin yakınlarına yolu düşmüş ve bana uğramıştı.

IMG_9163.JPG

Ben o günlerde Prag’dan yeni gelmiştim ve evde Absinth dışında içecek bir şey yoktu. Absinth’leri içip, sonra sokaktaki kaldırım taşlarını döşeyen inşaat makinelerinin üzerinde dans edecek kıvama gelmemizle, o “uğrama(!)”,  paylaşım ve samimiyet seviyemizi bir gecede bambaşka bir boyuta taşımıştı.

Sonraki yıllarda birlikte çok stres altında, çok yoğun projelerde de çalıştık; bunalıp iş çıkışı İkitelli’den Uber’le Anadolu Kavağı’na rakı içmeye de gittik; her konuya o “süreç odaklı”, ben “sonuç odaklı” yaklaşırken, garip bir şekilde birbirimizi anlayabildiğimiz çok nitelikli sohbetler de ettik; şuursuz parti gecelerinden oldukça absürd anlar da paylaştık.

Hepsinin sonunda, özel bir çaba harcamadan,  çok hesapsız, çok oyunsuz, çok tripsiz, çok açık güzel bir ilişkimiz oldu.

hoppala beybi pompala beybi 088.jpg

Diğeri neredeyse abim. Blogger’lığın bir meslek olmaktan çok uzak olduğu yıllarda, çok matrak ve samimi bir blog keşfetmiştim. Türkçe blog yazan kişi sayısının bir elin parmaklarını geçmediği zamanlardı. Blog yazarı, bir gün gayet politik ve siyasi olaylardan bahsederken, ertesi gün bir kadınla ilişkisini anlatıyordu. Cesur sayılabilecek ölçüde açık ve esprili bir dili vardı. Bir gün bir yazıya yorum bırakmıştım. Meğerse o, yazdığı yazıların dışa kapalı olduğunu ve sadece kendisinin görebildiğini sanıyormuş. Böylece sohbet etmeye başlamıştık. Ben daha üniversitede okuyordum. Yüz yüze görüşmek gibi bir çaba ve niyetimiz olmamasına rağmen, hayat bu ya, İstanbul’un en saçma noktalarında karşılaşarak çok sık görüşmeye başladık. 

“Seninle tanıştığım güne lanet olsun.”  diye söylense de, on beş yıldır, benim “Bu sefer gerçekten çok başka!” diye anlattığım adamları bıyık altından gülerek dinliyor. Flört ettiği kadınlara kıskançlık malzemesi olmayayım diye, beni kız kardeşi olarak tanıştırmaya başladığından beri, “abim” oldu. 

O akşam, birbirimize çatır çutur laf sokarak ve kahkahalar atarak sohbet ediyoruz. Bize servis yapan garson ile şakalaşıyoruz, leziz mezeleri paylaşıyoruz, rakı kadehlerimizi tokuşturuyor ve geleceğimiz hakkında planlar yapıyoruz.

Olduğumuz mekan ne “İstanbul’da mutlaka gitmeniz gerekenler” listesinde, ne de herkesin storysinde paylaştığı popüler bir mekan. Üçümüz de işten çıkmışız, haftanın yorgunluğu üzerimizde. Ama tarifsiz keyifliyiz. Çok fazla cümle kurmaya gerek olmadan kendimizi anlatabildiğimiz; bütün karanlık ve eksik taraflarımızla sevildiğimizi bildiğimiz bir rakı masası bu.

Şişenin sonunu bardaklara bölüştürdüğümüzde, ben son zamanlarda sardığım spiritüel yasaları anlatmaya başlıyorum. Mekandan kalkıyoruz, upuzun bir taksi sırası var. Abim, “Hadi kullan şimdi enerjini taksi bul bakalım.” diyor. O daha cümlesini bitirmeden taksi sıradakileri pas geçip benim önümde duruyor. Taksiye kahkahalar atarak biniyorum.

Eve girdiğimde, koridordaki aynada yansımama bakıyorum. Gülümsediğimi fark ediyorum, kocaman gülümsüyorum; akşamki sohbetten parçalar var aklımda.

Cumartesi: 

O kadar yorgunum ki; cumartesi gecesi için tek planım masaja gitmek. Altımda pijamam, üzerimde bir crop top, elimde anahtarımı sallaya sallaya evden çıkıyorum.

Bana ‘hetero endişeleri’nden çıkmayı, sen rahat olduğunda bütün alengirli olayların bile normalleştiğini (bkz: Ogunfest) öğreten arkadaşımla karşılaşmamla akşamın seyri bir anda değişiyor.

IMG_5757.jpg

Dört beş saat sonra kendimi, masaj randevumu kaçırmış, bir sürü kokteyl devirmiş bir halde, altımda pijamamla mahalle barımız Hunhar’da çılgın gibi dans ederken buluyorum. Eski arkadaşlarımı görüyorum, yeni insanlarla tanışıyorum, sokaklarda dans ediyorum…

Sabaha karşı bir apartmanın önünde oturuyorum, kafam bir arkadaşımın göğsünde, ayaklarım diğerinin kucağında. Hepimiz birbirimize sarılmışız.

Sokakta park etmiş arabalara karşı bakıyoruz aslında, ama en güzel gün batımı noktasında en keyifli manzaraya karşı oturuyormuş gibi mutluyuz o sokak kapısının önünde. Öyle ki oradan kalkıp, eve gitmek, o andan vazgeçmek istemiyoruz.

“Şu anlar yaşandığı sürece bize bir şey olmaz be!” diyoruz.

Çok daha güzel göründüğüm gecelerim oldu, çok daha havalı planlar yaptığım; ama o an orada o sokak dünyanın en güzel yeri. Çok mutluyum. “Aradan yıllar geçse de, biz böyle kalacağız bana söz verin.” diye ısrar ediyorum. Biraz daha sıkı sarılıyoruz birbirimize.

Pazar: 

Pazar günü, tatlı tatlı bir güneş üzerimize vururken, Bomonti’de yeni açılan Kozmonot’ta oturuyoruz. Önümüzdeki leziz trüflü parmesanlı patates kızartması ile kocaman birer bardak buz gibi bir bira var.

Karşımdaki adamı görüşmediğimiz günlerde özlediğim gibi, ketojenik beslenmem süresince de patates kızartması ve birayı da özlemişim. Şakalaşıyoruz, kahkahalar atıyoruz. Bardaklarımızı tokuşturuyor, ortadaki patatesi ellerimizle yiyoruz.

Geride kalan yılın kritiğini yapıyoruz. “Ne ironik ve ne kadar müthiş.” diye düşünüyorum. Çünkü karşımda oturan adam ile tanışma sebebim eski sevgilim. Eski sevgilimin ev arkadaşı, ortağı ve aynı zamanda çok yakın arkadaşıydı. Öyle tanışmış ve birlikte zaman geçirmeye başlamıştık.

Sonra bendeki yeri apayrı çok özel bir hal aldı. Şimdi benim sırdaşım, komşum, birlikte müthiş keyifli vakit geçirdiğim bir adam. Geride kalan bir yılıma baktığımda, onunla ne kadar çok anı paylaştığımızı fark ediyorum.

IMG_8503.JPG

Bu sene hayatımıza giren bizim için en özel olan, bizi en mutlu eden, en manyak, en süprizli kadın ve adamları seçiyoruz, “anddd oscar goooes toooo” diyerek şerefe yapıyoruz.

Ayrılmadan önce birer milli piyango bileti alıyoruz. Piyango bize çıkarsa, maceralarımızın çıtasının ne kadar yükselebileceğini bir düşünüyoruz. “Hayatta kalmayı başarabilir miyiz?” diye takılıyoruz birbirimize. Ne de olsa piyango çıkmadan da birlikte ölümden dönmüşlüğümüz var. Çıta yükseldiğinde ne kadar abartabileceğimizi biliyoruz.

Eve yürürken, telefonuma bakıyorum; bu seneki Çeşme tatili ile hayatımdaki yeri inanılmaz değişen arkadaşımdan bir sesli mesaj: “Prosecco’lar aldım, bir de senin seveceğin kokusuz peynirlerden. Ben dönünce bir teras akşamı yapalım!”

Bir insanın, senin nasıl peynir sevdiğini bilmesi ve Amsterdam’da tatil yaparken bunu düşünmesi nasıl güzel! Zaten o sırada hayattaki her şey bana aşırı güzel geliyor. Sokaktaki tanımadığım herkese gülümseyerek eve yürüyorum.

Ardı ardına üç gün. Hiç birinde üzerimde güzel kıyafetler yoktu, saçım başım dağınıktı, yorgundum. Hatta dip boyam ve manikürüm gelmişti.

Gittiğim hiç bir mekan, yaptığım hiç bir şey planlanmış sıra dışı şeyler değildi. Çok tam, çok keyifli, çok sevgi doluydum.

IMG_7529.jpg

Her şey muntazam olduğunda mutlu olacakmışız gibi, sürekli daha fit vücutlara kavuşmak, daha muntazam görünmek, daha iyi giyinmek, en popüler en iyi yerlere gitmek için çaba harcayıp duruyoruz. Üstelik düşünmeden, otomatiğe bağlamış gibi, olması gereken buymuş gibi.

Bu üç gün bana bir kere daha hatırlattı; yanlarında bütün duvarlarımızı indirdiğimiz güzel insanlar hayatımızda oldukça, biz her halimize gülüp, dibine kadar kendimiz olabildikçe, kimseye hiç bir şey ispatlamamız gerekmeden canımızın istediğini yapabildikçe bize hiç bir şey olmaz!

Çünkü hayatta önem verdiğimiz “iş”, “ilişki”, “iyi görünmek”, “para” gibi şeylerin aslında o kadar da mühim meseleler olmadığını fark ederiz böyle anlarda.

Dans edebilecek kadar sağlıklı mısın? Yanlarında tamamen kendin olabildiğin ve her halinle sevildiğin arkadaşların var mı yok mu? Hayattaki en önemli meseleler bunlardır belki de…

Bazen dibe vururuz, bazen parçalara ayrılırız, bazen haksızlığa uğramış hissederiz, bazen sadece işler umduğumuz gibi gitmediği için buruk bir his yerleşir içimize; bunlar oldu, oluyor, olacak.

Önemli olan planlarımız gerçeklere uymadığında bile, kendimizi sevgi dolu kollara bırakıp gülümseyerek “Hayat müthiş be!” diyebilmek; “Ne gerekiyorsa yaşarız, sonra da hepsini rakı sofrasına meze yaparız.”  kıvamına gelebilmek.

Kendime ve size bunu hatırlatmak için yazdım bu güzel anları. Sonuçta her şeyden sonra geriye kalan yalnızca an’lar ve hissettirdikleri…

Bunu hatırlayarak kalın!

 

 

 

Hayatımda, bu anlar olduğu sürece bana hiç bir şey olmaz.” üzerine bir yorum

  1. gizemli bir abi shdgdhdhdjk dedi ki:

    abin dunyanin en muhtesem en eglenceli en mukenmel adami lutfen ama lutfen beni onla tanistrutdhfhfhhfdjhdjddjjdkk
    blogun thailandtan okundu diye hava yapim deme okuyan benim alti ustu
    iyiki varsin
    iyiki variz
    anneme solersin 1-2 ay thailandtayim

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s