Pervasız cesur gençliğime sevgilerle…

Yıl 2008…

“Hukuk fakültesini dört yılda bitiren hayatından dört sene, beş yılda bitiren bir sene kaybeder.” sözünü dinleyen ekiptenim; henüz mezun olmuyorum. Avukatlık stajını başlatma telaşında olan dönem arkadaşlarımın aksine önümde upuzun bir yaz tatili beni bekliyor.

Interrail modası var, birer sırt çantası ile bütün Avrupa’yı gezenlerin hikayeleri ağızdan ağıza ballandırıla ballandırıla anlatılıyor.

Bizim inanılmaz yüksek topuklular ve aşırı makyajlarla gezdiğimiz, loca kapattırıp ve şişe açtırmaya bütün harçlığımızı yatırdığımız yıllar… Bir sırt çantasına sığmamıza imkan yok, bugün olduğu kadar spor giyinmiyoruz, basbayağı süslüyüz. Uyku tulumlarına, sokaklarda uyuma fikrine, rastalı saçlara oldukça mesafeliyiz. Yine de trenle Avrupa’yı gezme fikrini seviyoruz.

O yaz çeşitli şehirlerde şehirlerde erasmus yapmaya gitmiş veya dil okulu için yazı geçirecek arkadaşlarımız var. Paramız yettiği kadar otellerde, yetmediğinde onların evlerinde kalırız, diyoruz. Alıyoruz birer interrail bileti.

Euro kurunun 1,7 TL olduğu dönemler, 1.000 euro civarında paramız var cebimizde. Kendimizi aşırı zengin sanıyoruz, o paranın bize aylarca her şey için yeteceğini…

Akıllı telefonlar da yok cebimizde. Şimdiki gibi herhangi bir yerde kolayca otel ayarlamak, lokasyon yollamak filan jetgiller kıvamında uzak bize. Yine de bir önceki yaz tatilimi, work&travel programı ile Amerika’da geçirmiş olmamın cesareti var üzerimde.

Hangi tarihte nerede olacağımı bilmeden, tek bir konaklama bile ayarlamadan İstanbul’dan Amsterdam’a uçuyorum, interrail turumu başlatacağım ve turun büyük bir kısmını birlikte yapacağım kız arkadaşımla buluşacağım şehre.

Ve interrail macerası başlıyor. Başlangıçta cebimizdeki para bol; ilk birkaç ülkede, futbolcuların gittiği club’lara gidiyor, en iyi yemekleri yiyoruz. O günlerde tek zorlandığımız şey, akıllı telefonların yokluğunda buluşacağımız kişileri ve gideceğimiz yerleri bulabilmek. Bazen saatler sürüyor, ama hep şansımız yaver gidiyor. Havalimanlarında, tren istasyonlarında anonslar yaptırıyoruz, bazen şansımıza bizi gideceğimiz yerlere arabasıyla bırakacak kişiler buluyoruz…

Barselona’da devirdiğimiz bir hafta, lale devrimizin sonu oluyor. Seyahatimizin daha yarısındayken, paramız büyük ölçüde suyunu çekiyor. Sonra gittiğimiz şehirlerde yalnızca bir öğün güzel yemek yiyip, diğer öğünleri 1 euro’luk McDonalds hamburgeri ile geçiştiriyoruz. (Şimdi Avrupa’da birisi bir öğünü McDonalds’ta yediğini söylese vizyonsuzlukla suçlayacak olan ben değilmişim gibi.)

Venedik’te kanallarda geziyor, Fransız sahillerinde boylu boyunca güneşleniyoruz. Diğer yandan otel parasından tasarruf yapmak için “yorgun, başımıza bir şey gelecek diye korkarak ve üşüyerek sabahladığımız” geceler de oluyor (Madrid), taksiye binemediğimiz için bindiğimiz otobüste tacize uğradığımız geceler de (Marsilya)…

Bütün bunlar olup biterken, tam pes etmeye yakın bir kıvama geldiğimizde hayat bize hep sürprizler sunuyor. Roma’da akşam bütçemize göre yemek yiyecek bir yer aramak için otelden çıkarken tanıştığımız kişiler bizi müthiş bir yemeğe davet edip şampanyalara boğuyor, “Açlıktan ölerek ve trende olma fikrinden tükenmiş olarak” ayak bastığımız Budapeşte’de bir arkadaşımızın aşırı konforlu evinde günler geçiriyoruz.

Şansa bağlı sefalet ve lükslük arasında geziniyoruz. Günlüğümde şöyle cümleler var: “Uyuyakalabiliyoruz, acıkabiliyoruz, oyalanıp bineceğimiz trenleri kaçırabiliyoruz. Yanımızda mutlaka harita ve su taşımayı öğrendik.”

Sonra benim tek başıma Viyana’dan Türkiye’ye trenle dönme inadım, asıl maceranın başladığı kısım oluyor. Viyana’dan bindiğim yataklı ve hızlı trenle Belgrad’a kadar konforlu bir yolculuk yapmayı planlarken ve o yıllarda Sırbistan’ın kendisine özgü bir vizesi olduğunu bilmediğim için, Sırbistan sınırında yaka paça konforlu trenimden indirilip, gecenin bir yarısı sınırdaki bir karakolda buluyorum kendimi.

Cebimde kalan paranın büyük bir kısmını (55 euro) memura ödedikten sonra salınıyorum karakoldan. Fakat sabaha kadar tren yok, otelde kalacak param yok ve inanılmaz tekinsiz bir sınır istasyonunda bütün geceyi geçirmek zorunda kalıyorum. Pasaport ve interrail biletimi -üzerimde kalan tek değerli şeyler- iç çamaşırıma sıkıştırıp, yorgunluktan tren istasyonunda sızıp, uyandığımda bana sarılmış bir adam bulma hikayemi zaten biliyorsunuzdur.

Sonra koridorları çiş kokan bir trene talim oluyorum, kağnı hızında hareket eden ve her bir kasabada duran…

O gün günlüğüme şöyle yazmışım: “Şu anda cebimde sadece 8 euro var, çantamda da bir şişe su ve bir çikolata.” Sonra Sırbistan’dan Bulgaristan’a ulaştığımda; “Bütün Türk paralarımı Bulgar parasına çevirip otobüs biletimi aldım. Hiç param yok artık.”

Avrupa’da 10.000 civarında kilometre yapmış, sayısını bilmediğim kadar çok gün geçirmiş olarak, cebimde hiç para olmadan ancak o güne kadar asla sahip olmadığım “Ben her şeyle kendi başıma başa çıkabilirim.” özgüveniyle Türkiye’ye ayak basıyorum.

Sonrasını zaten beni uzun zaman takip etmiş olanlar biliyordur; sonraki on yıl boyunca kazandığım bütün paraları seyahate harcadım. Bir daha hiç sefalet çekmedim; tam aksine müthiş keyifli seyahatler yaptım. Diğer yandan bir daha hiç de korkmadım, kalacak yerim olmamasından, kaybolmaktan, yaşananların planlarıma uymamasından… Hep o Sırbistan’daki karakol gecemi hatırladım ve sonra beş kuruşsuz Türkiye’ye dönüşümü. Bana hayatım boyunca hep cesaret verdi o an.

Bütün bu yolculuk boyunca trenlerde yazdığım günlüğümü buldum bugün. O yıllarda dilediğim ve arzuladığım her şeyi yapmış olmak duygulandırdı beni. Kendimin on üç sene önceki haline “Merak etme, şu an o deftere yazdığın hayallerden bile güzel yıllar yaşayacaksın.” diye sarılmak ve “Elbette bir gün mezun olup çalışmaya başlayacağım, ama mezun olup çalışmaya başladıktan sonra yapamayacağım her şeyi yaptıktan sonra.” diyerek hep istediklerinin peşinden koşacak kadar cesur olduğu için teşekkür etmek istedim.

Başkalarının doğrularını ve doğru bildiklerini değil, kendi seçimlerinizi yaşayarak kalın! ❤

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s