Bangkok 2-3: TheCommons, Michelin Starlı 80/20, Dişi Enerji Denemeleri ve tabii ki masaj masaj!

Sabah uyandığımız gibi bir önceki günden bazı sahneleri anıp gülmeye başlıyoruz. “Bakalım ikinci günümüzde bizi nasıl maceralar bekliyor?” diye düşünerek duşumuzu alıyor ve giyiniyoruz. Tamni’nin alt katındaki şahane cafe’de oturup sabah kahvelerimizi içiyor, taze tropik meyvelerle ve hindistan cevizi yoğurduyla hazırlanmış müthiş lezzetli bir müsli yiyoruz.

Bangkok’ta yapılacak turistik aktiviteler listesinin başında tabii ki gösterişli tapınakları gezmek var; ama o gün canımız turistik aktiviteler peşinde koşmak istemiyor. Bir yere uzun süreliğine gitmenin en büyük avantajının bu olduğunu düşünüyorum; yapılacaklar listesine göre değil, keyfine göre hareket etme şansın oluyor. Benimkinin orada yaşayan oldukça havalı okullardan mezun, oldukça havalı bir çevresi olan bir arkadaşı var, ona soruyoruz, Terminal 21’a gelin diyor. Hiç sorgulamadan gidiyoruz, taksiden indiğimizde yaşadığımız şaşkınlık ve hayal kırıklığını anlatamam; bildiğimiz alışveriş merkezi çünkü Terminal 21.

Sonraki günlerde bu anı anıp, “Terminal 21 Hayat değiştiren bir deneyimdi.”, “Tayland’da gördüğüm en iyi şey Terminal 21’dı.” diye sürekli şakalaşıyoruz. Meğerse arkadaşı orada yaşıyormuş ve bizi gösterişli evine bir şeyler içmeye davet ediyormuş. “Hiç kusura bakmasın, evde oturamam ben. O bize katılsın, bir yerlere gidelim.” diyorum tabii ki.

Bu vesileyle şehrin en kalabalık merkezi Sukhumvit‘e gelmiş oluyoruz. Oldukça uzun ve hareketli bir cadde. Bir sürü rehberde Sukhumvit’i gezmezseniz Bangkok’u gezmiş sayılmazsınız gibi iddialı cümleler olduğu için burada biraz geziniyoruz. Curcunası, dizi dizi restoranları ve kalabalığı ile bence sıradan bir büyük şehir merkezi ve bizim Tayland’dan beklentimiz tam olarak bu değil. Bize burada en ilginç gelen, yerden oldukça yüksek tren hattı oluyor.

Bu yakınlarda “erimiş altın” anlamına gelen Thong Lo isimli bir bölge var, daha çok yabancıların yerleştiği, şehrin en hipster bölgesi. Ben orayı daha çok seviyorum. Çok daha tarz cafe’ler var ve burada yürürken sıradan bir büyük şehirden ziyade Asya’da olduğunuzu tamamen hissedebiliyorsunuz.

Minik bir butikte şahane çatal kaşık takımları görüp alışverişimi yapıp kasaya gelip kredi kartımı uzatıyorum. Yine kart geçmiyor, sadece nakit! Tayland’da en ve tek zorlandığım konu sürekli bu oldu. Almaktan vazgeçmek üzereyken, benimki bana nakit para uzatıyor, alışverişimi ödemesi tuhaf geliyor, “Boşver.” diyorum. Kahkahalarla gülüyor, “Dün ping pong show’da hiç güzel olmayan, tuhaf şovlar yapan kadınlara vermek zorunda kaldığım bahşişleri düşünürsek, bundan daha fazlasını hak ettiğin kesin.” diyor. Elimdeki bıçağı şakasına ona saplıyorum, kikirdeyerek elindeki paraları alıyorum. “Pin pon topu vaad edemem.”

Bu civarda theCOMMONS‘ta oturuyoruz. Yine bir alışveriş merkezi, ama açık hava kısımları, yerlerdeki minderleri ile çok şık, çok keyifli bir ortam sunuyor. Leziz soğuk çaylar ve atıştırmalıklar alıp, bir sonraki durak olarak gitmeyi planladığımız Chiang Mai için uçak bileti bakmaya başlıyoruz. Benimki ortamdaki en beyaz ve en sarı insan olarak, minik Taylandlı kızların gözdesi. Gözlerini süze süze geçiyorlar önünden, benimki kendini tamamen en iyi uçak biletini bulmaya adamış olduğundan farkına bile varmıyor, etrafımızdaki bütün alanlar büyük bir hızla dolarken, ben onları izleyerek aşırı eğleniyorum.

Günün en havalı aktivitesi akşam yemeği için gittiğimiz Michelin yıldızlı 80/20 oluyor. Kişi başı 4.500 bahtlık menüye göz atmak isterseniz, şuraya tıklayabilirsiniz. Bizim beklentimizin çok çok üzerinde, inanılmaz lezzetli bir tadım menüsü ile karşılaştık. Sunumlar inanılmaz şıktı ve gerçekten bu seyahat boyunca her yerde yediğim yemekler oldukça lezzetli olmasına rağmen, hala 80/20 büyük bir farkla önde. Tek uyarabileceğim şey, bazıları çok acı. Biz acı seven iki kişi olmamıza rağmen, minik bir lokma yuvarladıktan sonra gözlerimizden akan yaşlarla “İnanılmaz iyi ama çok acı ama çok iyi.” şeklinde mazoşist hazlar aldığımız dakikalar yaşadık. Acı sevmiyorsanız veya dayanıksızsanız burası çok iyi bir tercih olmayabilir.

Bir de bir tavsiye olarak, Tayland’da tadım menülerine şarap eşleşmesi almamanızı ve hatta daha genel olarak Tayland’da şarap içmemenizi tavsiye ederim. Genel olarak Avrupa şaraplarını, bizim buralarda erişebildiğimiz fiyatların çok üzerinde servis ediyorlar, pek de matah olmayan şaraplar çok lüks şarap segmentinde fiyatlanıyor. Bu nedenle örneğin bu tadım menüsünde de şarap eşleştirmesini pas geçip kokteyllerden yana yaptık tercihimizi, çok daha ekonomik ve çok daha lezzetli bir tercih oldu.

O gece Dünya Kupası final maçının olduğu akşam olduğu için, “Maç mı izleyeceğiz?” sorusunu sorduğumda adam öldürmüşüm kadar büyük bir tepki gördüğüm için, kendimizi dev ekranları olan bir bira bahçesine atıyoruz: Craft. Hayatında daha önce hiç bir futbol maçını başından sonuna kadar izlememiş olan ben bile nefesim kesilerek, etrafımdaki hiç tanımadığım insanlarla sarılıp zıplayıp bağırarak izliyorum maçı. Böylece hayatımda izlediğim ilk maç da, tarihin en iyi futbol maçına denk geliyor.

Sonrasında dev binaların tepelerindeki roof top barlara gidiyoruz. Ben her şeyi planlama ve organize etmeye meyilli bir tip olduğundan ve kendimi aksine alıştıma çabası içinde olduğumdan, nereye gideceğimizin seçimini, transferleri, margarita bardağının kenarına tuzun yanı sıra kırmızı biber sürülmesini istediğimizi garsona açıklamayı benimkine bırakıyorum. Sorgulamıyorum, bir yandan araştırma yapıp “Şurası daha güzel daha tarz görünüyor bak.” demiyorum, sadece keyfini sürüyorum.Bangkok’taki en harika barlara gitmiyoruz, çok daha güzelleri var biliyorum; ama ben o gece mekanların peşinde değil, kendi içimde bir keşifteyim. Bırakmak, her şeyi kontrol edip organize etmeyi bırakmak… Tuhaf bir şekilde bu insana müthiş bir dişi enerji yüklemesi yapıyor.

Benimki her şeyi organize ederken, bir yandan da beni iltifatlara boğup, harika videolarımı çekip paylaşmaya başlıyor. Karşımda bile oturmaya dayanamıyor, kalkıp kalkıp yanıma gelip beni sarmalayıp öpüyor. Ben bu keşfimden mest, kırmızı rujumu ona ve bardağıma bulaştırarak geceyi kapatıyorum.

(Merak ediyorsanız biz Mariott’un tepesindeki Yao gibi mekanlara gittik, seçimleri ben yapsaydım Bangkok’ta gideceğim barlar şunlar olurdu: Dünyanın en iyi 50 barı arasında yer alan BKK Social Club, tamamen cine adanmış Teens of Thailand, lokal aromalar kullanan tropik bar Thaipioka)

Tayland’daki üçüncü günümde inanılmaz bir jet lag vurgunu yemiş olarak uyanıyorum. Check-out saatimiz gelmiş olmasına rağmen, yatakta kafama balyoz yemiş gibi yatıyorum. Kendimi sağlam bir dayak yemiş gibi hissediyorum. Oldukça nadiren sersem gibi ve huysuz uyandığımı; ama böyle uyandığımda ruh halimi değiştirecek bir şey yapmazsam bütün gün cadaloz bir kadın olarak ortalıkta gezdiğimi çok iyi bilen ve tatsız tecrübelerle öğrenmiş olan benimki, hemen “Gel mahallede güzel sakin bir yürüyüş yapıp, sana kahve alalım.” diyor.

Biraz yürümek ve kahve içmek beni biraz toparlıyor, hemen ardından da uzun bir masaja giriyoruz. Tamni’nin spasında. Oh la la! Sonra miskince bitki çaylarımızı içiyor, terasımızda oturuyor, biraz işlerimizi toparlıyor ve Bangkok’ta koca bir günü pek bir şey yapmadan geçiriyoruz. Yine geri geleceğimizi bilmenin rahatlığıyla…

Havalimanında çok güzel bir yemek yedikten sonra, en arka koltuklarında “Cool kids sit on back!”, hostes çağırma butonunda “Ring my Bell!” yazan komik bir VietJet Air uçağıyla, ben sürekli olarak “You can ring my bell, ring my bellll…. The night is young and full of possibilities.” diye şarkı söyleyip dururken Chiang Mai’ye uçuyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s