Bir Pachakuti Yılı: Her Şeyin Altüst Olması Bazen İyidir

Kemoterapi ve radyoterapi bittikten sonra vücudum bana bir yıl boyunca farklı farklı faturalar kesti. Yükseğe çıktım diye kalbim su topladı. Ardından vücudum şişmeye başladı — uzun süre sonra bunun tiroid kaynaklı olduğu anlaşıldı. Bu teşhis konulana kadar bir sis perdesinin arkasında ve sürekli şişen bir vücutla yaşadım. Teşhis konulduktan sonra da, bunun için almam gereken ilacın dozunun ayarlanması bambaşka bir mesele oldu; bir endokrinolog dozu yüksek bastı, saçlarım döküldü. Diğeri düşürdü, aylarca çok yorgun ve uykulu gezdim.

O sıralarda bir de karpal tünel ve boyun fıtığı teşhisi konuldu, bunun için bana reçete edilen oldukça uyuşturucu ilacı kullanmayı reddettiğim için, sol elim üç ay boyunca tamamen uyuşuk kaldı.

Bütün bunların tam ortasında çok basit bir şekilde düşüp kaburgamı çatlattım. Artık sürekli yeni hastalık anlatmaktan o kadar yorulmuştum ki kaburgamı çatlattığımı kimseye söyleyemedim bile — sadece tasımı tarağımı toplayıp o dönemki erkek arkadaşımın evine gittim, çünkü donumu bile tek başıma giyemiyordum.

Herkes sürekli olarak “Nasıl gidiyor? Bitti mi tamamen?” gibi sorular sorarken, ben üç ayda bir MR çektirip bazen nüks şüpheleri yüzünden patolojilere girerken bir de vücudumun bir sürü farklı noktasında parça parça ortaya çıkan diğer sorunlarla uğraşıyordum. Kendimi sonu gelmeyen bir döngüye girmiş gibi hissediyordum; bir şeyi iyileştirmek için aldığım bir ilaç bambaşka bir sorun ortaya çıkartıyordu.

Kanser teşhisi almadan önce içime, dilime yerleşmiş bir inanış varmış — farkında bile değildim: Bir kere kemoterapi alınca vücut bir daha tam düzelmez. Düşüncelerin ve inanışların hayatımızı şekillendirdiğine içtenlikle inanan biri olarak, öncelikle ve en çok bu yersiz inanışımı yıkmak için uğraştım. Meditasyonlar yaptım, vücudumun her şeyi iyileştirme kapasitesi olduğunu kendime her gün ama her gün hatırlattım.

İlk önce sol kolumun uyuşmaları bitti. Bunu doğru yolda olduğuma bir işaret olarak aldım. “İşte böyle kızım, parça parça hepsini halledeceğiz, panik yok.” dedim kendime.

Tam geçen sene bugün Lima’ya uçmuştum, yanımda ilaçlarla dolu bir çantayla. Şehri gezmek için otelden çıktığımda ne kadar yürüyebileceğimi, enerjimin neye yeteceğini bile bilmiyordum. Ki benim için gerçekten fiziksel olarak çok zorlayıcı bir seyahat oldu o Peru seyahati – ancak aradan zaman geçtikçe daha da büyük bir “iyi ki” hikayesi oluyor benim için.

Bugün bu yazıyı, aradan tam bir sene geçtikten sonra yazarken, kendimle ve vücudumla gurur duyuyorum. ❤ Peru’ya, iki kere Amerika’ya, Bali’ye ve daha kısa pek çok seyahate çıktım, oldukça iyi kondisyonda spor yapabiliyorum, canavar gibi odaklanarak çalışabiliyorum. Bir şey yaparken, “Vücudum bunu başarabilir mi?” diye endişelendiğim günler geride kaldı, çok şükür.

Bugün hala tamamen yok olmayan, takip ettiğimiz bir doku var vücudumda. Kanserden kalan bir iz. Ama o da gidecek. Buna o kadar içtenlikle inanıyorum ki – sanki hiç öyle bir şey yokmuş ve benimle hiç alakalı değilmiş gibi yaşıyorum bir süredir.

Bedenimde ardışık bambaşka sağlık sorunlarının ortaya çıktığı bu dönemde, içimde başka bir şey açılıyordu — yeni yollar, yeni odalar. And mitolojisinde Pachakuti diye bir kavram var: “dünyayı altüst eden an.” Büyük bir yıkım, ama aynı zamanda yeni bir çağın başlangıcı. Inkalar her büyük dönüşümü böyle adlandırmış — felaket değil, kırılma noktası.

Ben de geride kalan bir yılımı tam olarak öyle yaşadım. Bir Pachakuti. Her şey kaotikti. Sadece kanser konusu değildi üstelik; onu takip eden artçı sağlık sorunları ortaya çıkıyordu, şişen vücudumla alıştığım şekilde giyinemiyordum, uyuşuk sol kolum yüzünden spor yapamıyordum, çalıştığım iş yerindeki organizasyonel köklü değişiklikler oluyordu… Bütün bunların yanı sıra bir de Peru’daki deneyimlerimden dolayı iç dünyam ve hayata bakışım da tamamen değişmişti. Hayatımda her en şanslı olduğum konulardan biri olan aşk hayatım bile kaotikti, çünkü benim vücudumda ve ruh halimde bu kadar çok şey olup biterken, benden normal ve tutarlı davranmam bekleniyordu.

Bazı günlerim oluyordu ki; sabah uyanıyordum kolumun ağrısından çığlık atmak isterken işle ilgili halletmem gereken bir kriz çıkıyordu, onu yaparken gözüm aynaya takıldığında gördüğüm kadını hiç beğenmiyordum. Bu arada bir de sosyalleşmekte zorlanıyordum, çünkü Peru deneyimimden sonra duygular odaklı yaşamak istiyordum. Herkesin sürekli olarak birbirine bilgi anlatması içimi sıkıştırıyordu.

Ne zaman isyan etmek istesem, ne zaman umutsuzluğa kapıldığımı fark etsem, ne zaman içimi huzursuz bulsam kendime Peru’daki bir seremoniden sonra şamanımızın söylediği cümleleri hatırlatıyordum:

“Bu dünya dediğin de bir rüya aslında. Çok ciddiye alma. Tadını çıkart. Bir gün bitti mi yat yatağına daha fazla sorgulama. Ertesi gün yeniden başla coşkuyla. Hepsinin bir rüya olduğunu unutma. Az önce deneyimlediklerinin şu andan daha az gerçek olduğunu söyler misin? Değildi. Şu andan itibaren yaşayacağın hiçbir şey az önce gördüklerinden ve deneyimlediğinden daha gerçek değil. Bu rüyada önündeki tek limit, senin korkuların, inanışların ve düşüncelerin. Seni senden başka sınırlayan hiç bir şey yok.”

Peru’da öğrendiğim şeylerden biri şu oldu: Bazı şeylerin kelimelerle karşılığı yok. Onları kelimelere dökmeye çalışmak her şeyi daha karışık hale getiriyor. Dağ, orada sadece dağdır — Apu, yani kutsal ruh. Açıklanmaz, hissedilir.
Bu yüzden aradan geçen bu bir yılda vücudumda olup bitenleri anlattığım kadar basitçe iç dünyamda olup bitenleri anlatma çabasına boşu boşuna girmeyeceğim.

Sadece şunu söyleyeceğim: içimde bir şey yerli yerine oturmuş gibi hissediyorum. Hayatımın ikinci perdesine başlıyormuş gibi…

Birinci yarıda çok çalıştım, çok hızlıydım, çok ülke gezdim, çok şey deneyimledim. Konfor alanımdan sıkça çıktım, güzel insanlarla tanıştım, ufkumu genişlettim. Çok şey sığdırdım — iş, aşk, seyahat. Hepsini aynı anda, hızlı hızlı yaşadım.

Şimdi daha yumuşak, bugüne kadar yaptığım, öğrendiğim, kendimi geliştirdiğim her şeyin keyfini sürdüğüm bir dönem var önümde. Kendime daha fazla konfor sunarak ama keşiften vazgeçmeden. Sıkıştırmadan. Uykusuz kalmadan.

Bu blogun sloganına ulaşmam çok zaman aldı: hızlı değil, hazlı hayat.
Anlatacağım çok seyahat var — geçen temmuzdan beri birikmiş. Kollarımı sıvayıp girmek istediğim yeni maceralar da var. Ama artık blog yazmayı sorumluluk gibi almıyorum, geciktim diye paniklemiyorum. Canım istedikçe anlatacağım.

Sadece blog açısından değil genel olarak hayatımı ve kendimi sıkıştırmıyorum artık. Mesela bugün İstanbul’a geldim, normalde ben bugüne bir sürü şey sığdırırdım. Bir sözleşme yazar, bakımlarımı yapar, bir sonraki seyahatimi organize eder, sonra da süslenip dışarı çıkardım. El alışkanlığı kendime tam yine böyle bir plan hazırlamıştım, üzerini çizdim. Sağlıklı havuçlu bir kek pişirdim, buzlukta proseccomu soğuttum, Luna ile oyunlar oynadım, biraz kitap okudum.

Ben kendi çocukluğuma ve gençliğime baktığımda onların hayal bile ettiğinden daha fazlasını yapmış olmanın keyfini ve rahatlığını taşıyorum artık.

Hedeflediğim kariyer yolunu yürüdüm, hayal ettiğimden çok daha fazla seyahat ettim, hayal ettiğim bütün romantik anları yaşadım, harika arkadaşlar edindim, ağız dolusu güldüğüm anlar kesinlikle ağladıklarımdan daha fazla. Hatta son zamanlarda mutluluktan sıkça ağlıyorum. Artık yetişmem gereken bir yer, zorlamam gereken bir kapı yok, ben kendi yarışımı kazandım, bundan sonrası daha yumuşak, daha yavaş, daha meraklı, daha sevgi dolu bir dönem.


Bir söz uydurmuştum bir zamanlar: İnsanın yaptıkça yapası, yapmadıkça yapmayası gelir. Bu hayatta söylediğim en iyi cümle olabilir. Hayatın müthiş bir yasası bu. Ben hep yaptıkça yapası gelir tarafında oldum, her şeyi birlikte yapıp durdum hep. Bundan sonra da bir şey yapmadan durmaya niyetim yok tabii ki, bu hayatı boşa geçirmeyecek kadar çok seviyorum. Sadece artık her şeyi aynı güne sığdırmadan yaşayacağım.

Pachakuti’den sonra dünya yeniden kurulur — ama aceleyle değil, bir taş bir taş.

Yorum bırakın