Yeni gelmedik, geri geldik bebeğim.

Hayatımın son bir yılını yazmadan yaşadım. Oysa okuma yazmayı öğrendiğimden beri her gün sayfalarca günlük tutan, bloglar hayatımıza girdiğinden beri hiç ara vermeden blog yazmış biriyim ben. Herkes bloglardan elini ayağını çekip tamamen instagram kullanmaya başladıktan sonra, “Blog mu kaldı canım?” denildiği zamanlarda bile yazmaktan hiç vazgeçmemiştim.

Kendimi bildim bileli fikirlerimi ve hislerimi ancak yazarak düzene sokabiliyorum. Kararlarımı hep yaşadıklarımı yazıya dökerek verdim.

Ama bazen yokuştan aşağı öyle hızlı koşmaya başlarsınız ki, yavaşlarsanız ya da ayaklarınıza bakarsanız dengenizi kaybedip düşersiniz ya; ben de sanırım tam bu yüzden yazamadım. Yazabilmek için durmam ve kendi içime bakmam gerekiyordu, neler hissettiğimin ve neler düşündüğümün derinliklerine inmem… Yavaşlarsam düşmekten korktum. Kendi içime bakarsam fevri kararlar alabileceğimden korktum.

Canım Murathan’ın dediği gibi: “Ne zaman içime biraz fazla baksam, yükseklik korkum depreşir.”

En son, İspanya’dan döndükten sonraki İstanbul günlerimi anlatmışım. O yazıda anlattığım günler, geçen senenin ağustos ayı. Aradan geçen bir senedeki hiçbir seyahatimin, hiç bir aşkımın, hiç bir hayalimin kaydı yok burada.

Kanser tedavimin bitmesinin üzerinden bir yıl üç ay geçti. Ayahuaska deneyimimin üzerinden bir yıl geçti. Her ikisi de hayata bakışımı ve hayattaki önceliklerimi tepe taklak eden deneyimlerdi. Ardından peş peşe gelen sağlık meseleleri, kontroller, beklemeler, “Acaba geçti mi?” ile “Ya tekrar başlarsa?”lar arasında gidip gelmeler vardı aylarca.

Bütün bunlar olup biterken bir ayımı Bali’de geçirdim, iki kere de Amerika’ya gitttim. Bir tanesi efsane Coachella olmak üzere birkaç tane de festivalde dans ettim. Avrupa’da haftasonuna sığdırılan şehirleri, Türkiye’de hiç ara vermeden gidip geldiğim istikametleri saymıyorum bile. Bir bavul açıldı, bir bavul kapandı.

Bali’deki falcıma göre, bundan çooook uzun yıllar önce, seyahat etmek çok büyük bir maceraperestlikken, ben de bir önceki hayatımı yaşıyorken, birlikte çok sıra dışı seyahatlerle ve maceralarla bir ömür sürdüğüm önceki hayatımdan aşkımla, bu hayatta da kesişmişti yollarımız. Bali’deki bu falcıya inanmak zorunda kalıyorum; çünkü arkasında bu kadar mistik bir bağ olmadığı takdirde, birbirinden taban tabana zıt iki insanın birbirine bu kadar büyük bir sevgi ve yakınlık hissetmesini açıklamama imkan yok. Birbirimizin bugüne kadar büyük konuştuğu, “Hiç öyle bir tiple uğraşamam” dediği her şeyi birbirimize yapıp, ikimiz de diğerimizin tadını kaçırıyorduk. Eş zamanlı olarak da en derin en huzurlu uykularımızı birlikte sarmaş dolaş uyuyor, kimsenin bizi anlamadığı konularda da birbirimizi kolayca anlıyor ve destek oluyorduk. Ne birlikte olmayı başarabildiğimiz, ne de birbirimizsiz yapabildiğimiz bu zamanlar, duygusal olarak da fırtınalı geçti.

Bütün bunların arasında çok çalıştım. Ben çalışmayı severim bilirsiniz; fakat bu dönemdeki çalışmalarım keyifli olmaktan çok uzaktı. Sürekli olarak bir açığım ve bir eksiğim aranırken, içinde bulunmadığım ortamlarda hakkımda asılsız söylentiler ardı ardına akarken, muntazam iş çıkarmaya devam etmek psikolojik olarak zorlu bir süreçti.

Her şeye yetişiyordum. İşler ilerliyordu. Bunun sebebi çok iyi olmamdan ziyade, çok iyi plan yapabilmemden kaynaklanıyordu. Dışarıdan bakınca kanser sürecini atlatmış, çok iyi görünen, harika işler yapan, çok seyahat eden kadındım. Her şey kontrol altında gibi görünse de aslında alakası yoktu. İç dünyam darmadağındı. Ve hayatımda ilk defa “Bırak kızım, dağınık kalsın.” dedim. İçimde kabaran dalgaların önüne setler çekmek yerine sağa sola biraz vurmasına izin verdim.

Sonra bir gün uyandım içimde her şey yerli yerine oturmuştu. 30 Mayıs 2026’da “Her Şeyin Altüst Olması Bazen İyidir” diye bir yazı yazmıştım. Bir senedir, içimdeki alt üst olan her şeyin ilk defa yerli yerine oturduğu, sakince uyandığım ilk gündü. O yazıda şöyle yazmıştım:

Hedeflediğim kariyer yolunu yürüdüm, hayal ettiğimden çok daha fazla seyahat ettim, hayal ettiğim bütün romantik anları yaşadım, harika arkadaşlar edindim, ağız dolusu güldüğüm anlar kesinlikle ağladıklarımdan daha fazla. Hatta son zamanlarda mutluluktan sıkça ağlıyorum. Artık yetişmem gereken bir yer, zorlamam gereken bir kapı yok, ben kendi yarışımı kazandım, bundan sonrası daha yumuşak, daha yavaş, daha meraklı, daha sevgi dolu bir dönem.

O yazıyı yazdıktan bir hafta sonra yedi yıldır hayatımın merkezinde olan iş yerimle yolları ayırdık.

Hayatta yedi yıllık döngüler olduğu söyleniyor ya; ben tastamam yedi yıl önce de hem uzun yıllardır çalıştığım bir işyerinden (defacto), hem de uzun bir ilişkimden ayrılmıştım. Bir jean şortla aylarca Alaçatı, Akyaka, Kaş hattında takılmıştım. Dışarıdan bakınca “aylak geziyor” denilebilecek bu birkaç ay, bugün geriye dönüp baktığımda hayatımın en verimli dönemlerinden biri. Blogun eski okurları Cin Tonik Kokulu Aşklar serisini hatırlar.

Kendime özgüvenimi tazelediğim -ki o üç aydan sonra ben çok güzelleştim. Yaptığım işin değerini doğru biçmeye başladığım, hayatımda neler istediğimi netleştirdiğim ve “kıtlık psikolojisinden” çıktığım bir dönem olmuştu.

Şimdi yine benzer bir döngüdeyim. Ama çok büyük bir farkla: O zaman kalbi kırılmış hayalleri yıkılmış bir kadındım. Bu sefer istediği her şeyi almış, yeni hayalleri ve büyük planları olan bir kadınım.


Beni bugünlerde en çok zorlayan konu hâlâ sağlık. Son MR’ımda yine şüpheli görünen küçük bir alan var. İçimde çok sakin bir ses bunun radyasyon hasarı olduğunu söylüyor. Sonra başka bir ses geliyor. “Peki ya değilse?”
Kanserden sonra insanın asıl mücadele ettiği şey bazen hastalığın kendisi olmuyor. İhtimal oluyor.

Bu arada… Buraya yazamasam da tamamen kaybolmadım. Daha önce yazdığım seyahat yazıları her gün yüzlerce kişi tarafından okunuyor. Ne garip. Bazen insanın geçmişte bıraktığı bir cümle, yazan unutmuşken bir sürü kişiye dokunuyor.


Şimdi ise anlatacak çok yeni hikâyelerim var. Yeni şehirler. Yeni rotalar. Üstelik de artık beyaz yakalı olmadığım için sıkıştırmadan, uzun doya doya gidilebilecek nice istikamet var. Yeni denemeler. Yeni fikirler.
Ve hissettiğim şey tam olarak şu: Yeni gelmedik. Geri geldik bebeğim.

Ve anlatmak, yapmak, yazmak istediğim o kadar çok şey var ki! Oh be içimde durulan sulara şükürler olsun!

Yorum bırakın