Uzun ve uzak seyahatlerden sonra Avrupa seyahatlerine hafiften burun kıvırmaya başladım.
Bunu Avrupa’yı beğenmediğim için söylediğimi düşünmeyin. Avrupa gayet güzel. Hatta fazlasıyla güzel. Paris her zaman insanın zevkini yerine getiriyor, İtalya sokaklarında yürüdüğüm her an kendimi aç ve aşık hissediyorum. Ama bir fiyat-performans meselesi var.
Avrupa’da oldukça sıradan bir otelde kalmak için ödediğiniz paraya Asya’da aklınızı kaybettirecek güzellikte bir otelde kalabiliyorsunuz. Çoğu zaman, otelin kendisi başlı başına seyahatin sebebi olabilecek kadar güzel otellerden bahsediyorum. Avrupa’da ise aynı parayı verip oldukça sıradan bir odaya yerleşiyor, uyumak dışında odada vakit geçirmek istemiyor, sürekli valizinizin üzerinden atlamanız gerekecek kadar sıkışık alanlarda kalıyorsunuz.
Üstelik Türkiye’nin de iyi restoran, iyi hizmet ve güzel ağırlama konusunda artık dünyanın zirvelerinden biri olduğunu kabul edelim. Buna alıştıktan sonra, Avrupa’daki hizmet hep biraz eksik geliyor. Drake’in hayalindeki balayı istikameti olarak Bodrum’u açıklaması boşa değil.
Dolayısıyla dünyanın öbür ucuna gidip yepyeni bir kültür, bambaşka bir coğrafya, bilmediğim yemekler, anlamadığım diller, şaşırdığım insanlar ve “Aaa bu nasıl olabiliyor?” diyeceğim bir sürü şeyle karşılaşabilecekken; aynı bütçeyi harcayıp Avrupa’da vakit geçirmek bana eskisi kadar cazip gelmemeye başladı.

Birkaç sene önce kendime bu konuda küçük bir karar aldım: Sevdiğim bir arkadaşımı görmek, özel bir etkinlik veya gerçekten kaçırmak istemediğim bir şey olmadıkça, rotamı Avrupa’dan ziyade uzun ve uzak yerlere çevirecektim.
Tam anlamıyla uyguladım mı? Elbette hayır. Yıldız Ablamız ne demiş: “Tutarlarsa tutarlıyım.”
Geçtiğimiz birkaç ay içinde bile birkaç kere Avrupa’ya gittim. Sadece eskisi gibi “her aya en az iki Avrupa seyahati sıkıştıralım” kafasında değilim artık. Bütçemi ve zamanımı biraz daha uzun, biraz daha uzak yerlere ayırmayı tercih ediyorum.
Zaten Instagram’da arada önüme düşen “Avrupa’da ölmeden önce görülmesi gereken 25 yer” vari anketler ile yanlarına görülen şehirlere tik atılan listeler arasında da hafiften kibirli bir şekilde geziniyorum. Bu tip anketlerde gezinen bütün şehirleri daha üniversiteden mezun olmadan önce gördüm. Avrupa’da görmediğim ve görmek istediğim esas iki istikamet kaldı: Finlandiya’da kuzey ışıkları ve İzlanda kaldı. Ki soğuk havadan çok hoşlanmadığım için o kadar da hevesli olmadan merak ettiğim yerler bunlar.
Bütün bu girizgâhı neden yaptığımı birazdan anlayacaksınız.
Özetle ben öyle Avrupa seyahati kovalayan biri değilim. Ama bazen hayat öyle bir akıyor ki… O kadar çok şey insanı aynı yere doğru itiyor ki, oturup uzun uzun plan yapmaktan çok daha harika bir şey çıkıyor ortaya.

Daha önce, o Guatemala’da yaşarken evinde kaldığım bir arkadaşım var. Birlikte hâlâ hayatımın en iyi seyahatlerinden biri olarak saydığım o Guatemala seyahatini yapmıştık. Sonra bir yaz o İstanbul’da yaşadı ve bende kaldı. Bir arkadaşla aynı evde yaşamak, insanla aranızdaki yakınlık seviyesini bir anda bambaşka bir noktaya taşıyor. O yazın sonunda, o Madrid’e taşındı.
Ben bütün arkadaşlarımın yeni evlerini ziyaret etmekten çok keyif alırım. Geçen sene Barselona’ya gittiğimde Madrid’e de uğrayarak onu ziyaret etmeye niyetlenmiştim. Fakat o sırada henüz teşhisi konulamamış bir hipotiroidi yaşıyordum, O sırada vücudumda çözemediğim şişlikler vardı, aşırı üşüyordum ve kendimi hiç iyi hissetmiyordum. Dolayısıyla Barselona’dan Madrid’e geçmek yerine derhal İstanbul’a döndüm.
Birinci parçayı buraya koyalım: Jorge’yi ziyaret etmek için Madrid’e gitmek aklımda vardı. Bunu muhtemelen İspanya’nın bir sahil kasabasıyla birleştirip bir seyahat yaparım diyordum. Henüz netleştirdiğimiz bir tarih yoktu.

İkinci parça: Bir süredir görüşme planı yapıp bir türlü denk gelemediğimiz harika bir adamla, sonunda Jan Blomqvist’in çaldığı gece buluşmayı başardık. Çok keyifli bir gece geçirdikten sonra ikimizin bambaşka yerlerden tanıdığı bir ortak arkadaşımızın yeşil pasaportunu ‘ıslatmak’ için ona gittik. O gece konu Untold’a geldi.
O geceyi “Yine böyle bir festival bulalım.” diyerek kapattık. Ama öyle herkesin Instagram’da birbirinin fotoğrafının önünde poz verdiği, kilometrelerce sıra beklediğin, festivalden çok olimpiyat köyü hissi verenlerden değil. Avrupa’nın çok keşfedilmemiş bir yerinde, güzel müzik dinleyip, iyi yemek yiyip, mümkünse biraz da insan gibi konaklayabileceğimiz bir festival. İkinci parça da böylece masaya geldi.

Üçüncü parça: Notre Dame
Bu sene Bonjuk’ta gittiğim festivalde shazamladığımız bir sürü parçanın Notre Dame’a ait olduğunu fark ettik. Spotify’dan yakın zamanda Notre Dame’nin çaldıklarına bakarken Fransa’nın neresinde olduğunu bile bilmediğim bir festival karşıma çıktı.
Girdim. Baktım. Her şey fransızca olduğu için hiçbir şey anlamadım. Saint Jean De Luz’un neresi olduğu hakkında bile hiçbir fikrim yoktu.
Mesaj attım. Çat diye bana bütün detayları gönderdiler.

Festivalin kendisiyle ilgili daha sonra ayrıca uzun uzun anlatacağım ama şimdiden şunu söyleyebilirim:
VIP bileti Türkiye’de sıradan bir hafta sonu etkinliğine verebileceğiniz para civarındaydı.
Ve dünyadaki pek çok büyük müzik festivaline gitmiş biri olarak şunu söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum: Büyük festivaller prodüksiyon ve şov anlamında gerçekten bir zirve.
Tomorrowland prodüksiyon ve sahne şovu anlamında akıl almaz bir yerde. Coachella sadece müzik değil, PR, moda, celebrity kültürü ve “dünyanın gözü şu an burada” hissi yaratma konusunda başlı başına bir fenomen. Burning Man ise zaten müzik festivalinden ziyade başka bir gezegende birkaç günlüğüne kurulmuş alternatif bir hayat gibi.
Bunların hepsi kesinlikle yaşanması gereken deneyimler. Ama galiba bir noktadan sonra benim aradığım şey biraz değişti.
Devasa sahneler, milyonlarca insan, inanılmaz prodüksiyonlar ve “Bunu nasıl yaptılar?” dedirten şovlar elbette büyüleyici. Fakat bazen sadece güzel müzik dinlemek, iyi bir şeyler yemek, kalabalığın içinde kaybolmadan eğlenmek ve ertesi gün insan gibi uyanmak istiyorum. İşte o zaman butik festivaller devreye giriyor. Daha küçük, daha keşfedilmemiş, daha az “herkes burada” hissi veren festivaller.

Ve bu konuda kendimi biraz şanslı sayıyorum. Sea Dance hâlâ benim fotoğrafımı kullanıyor mesela. Ben o festivale dört yıl önce gitmiştim ve henüz kimsenin keşfetmediği bir festivaldi. Hatta Mahmut Orhan’ı da tanımıyordum, ilk defa orada dinlemiştim.
Bu işin starı festivallere gitmek ayrı bir keyif, diğer yandan bazen beni hiç yormayacak festivallere de ihtiyaç duyuyorum.

Ve sonra haritaya baktım. Bir tarafta Madrid. Jorge. Diğer tarafta İspanya sınırına yakın, Fransa’daki festival. İlk anda çok mantıklı gelmedi. Park ettim.
Bazen bir seyahat fikrini hemen gerçekleştirmemek gerekiyor. Biraz kendi haline bırakınca daha güzel bir şekle bürünebiliyor.
Ertesi gün, denizde bir şeye çarpmam sonucu iltihaplanan ve kıpkırmızı olan bacağıma buz koymuş evimde koltuğa uzanmış, San Sebastián cheesecake yerken…
Ben San Sebastián cheesecake’i pek sevmiyorum. Fazla şekerli buluyorum. Yiyorum ama “Bunun nesi bu kadar olay olmuş?” diye de düşünüyorum. Tam da bunu düşünürken aklımdan şu geçti: Acaba San Sebastián’daki orijinalini sever miyim?
Ve işte. Evreka. Bir anda.
Haritayı açtım. San Sebastián tam olarak Madrid ile festival arasında duruyordu. Hem de öyle “arada bir yere sıkıştıralım” şeklinde değil. Müthiş bir orta noktaydı.

Jorge’ye tarihleri yazdım uyar mı diye, uydu. Bir anda bütün parçalar birbirine oturdu.
Ben de fazla düşünmedim.
Çünkü bazı seyahatlerin planlanması gerekiyor. Bazıları ise zaten kendini planlamış oluyor.
Üstelik de bu seyahat yine kendi akışında bana hiç aklımda olmayan bir istikamet daha ekledi: Bilboa.

Kendimi farkındalığım yüksek şekilde akışa teslim edebildiğimde ortaya çıkan her şeye bayılıyorum.
Akışta ve fırsatlara açık kalın ❤
