Aidiyetsiz bir kadın ve ait hissetme çabası olarak ev

Aidiyet…

Hiç üzerinde düşünmeye gerek duydunuz bu kavramın bilmiyorum.

Herkes daha ziyade hayatında çok da yolunda gitmeyen, karmaşık, tekleyen konulara eğildiğinden, bazen bir kişinin gündeminde olan ve sürekli zihnini işgal eden bir konu, bir başkası için zaten sisteminin tıkır tıkır işleyen bir parçası olduğundan, hiç üzerinde düşünmeye veya konuşmaya bile gerek duymuyor.

Türkiye’de doğup büyümüş çoğunluk bakımından, “aidiyet” duygusu yoğun biçimde ve kendiliğinden ve çabasızca var olan bir his olduğundan, pek üzerinde konuşulmaya gerek duyulmayan bir konu bu.

Türk dil kurumuna göre “aidiyet”in kelime anlamı: “ilgi” ve “ilişkinlik”.

Fakat bence bundan çok daha derin, daha köklü bir bağlanmayı ifade ediyor.

Ve kendimle uğraşmaya başlayıp, davranışlarımı ve tekrar eden döngülerimi sorguladığımdan beri gündemime yerleşen kavramlardan biri haline geldi. Çünkü hangi taşı kaldırsam, işaret ettiği noktanın “ait hissetmemem” olduğunu fark ettim.

IMG_9595.JPG

Bunun büyük bir avantajı var: Çabasız bir adaptasyon yeteneği.

Ben hayatındaki büyük değişikliklere bile çok hızlı adapte olabilen insanlardanım. Değişiklikten önceki durumla büyük bir aidiyet bağı kurmadığım için, değişiklikten sonraki dönemde de büyük bir sarsılma yaşamıyorum.

Hayatımda hiç eski işimi veya evimi özlediğim olmadı mesela. Erkek arkadaşlarımla gerçekten uzun zamanlar içinde çok paylaşım yapsam da, onlar hayatımdan çıktıktan kısa bir süre sonra özlem duygumu kaybediyorum.

Bu yüzden ayrıldığı adamın arkasından aylarca özlem duyan yakın kız arkadaşlarımı hiç bir zaman tam anlayamayıp, onlara “Kendine gel, saçmalıyorsun.” veya “Bu durum takıntılı bir hal almaya başladı.” gibi sert tepkiler verdiğim oluyor.

Olağanüstü güzel ve rahat bir yatağım olmasına rağmen, evimi veya yatağımı özlediğimi hiç bilmem; her yerde mışıl mışıl derin uykular uyurum. Seyahatlerimde ikinci günden itibaren, kaldığımız yer bir otel odası bile olsa oradan “ev” diye bahsetmeye başlarım. “Evden ne zaman çıkarız?”, “Akşam yemeğinden önce eve uğrayıp duş alalım.” gibi cümleler kurarım. Karşımdaki buna gülene kadar da kaldığımız yeri ev diye nitelendirmemin olağan bir şey olmadığının farkına bile varmam.

Yeni bir işte çalışmaya başladığımda, yeni bir yere gittiğimde, hiç tanımadığım insanlardan oluşan ortamlara girdiğimde, hızlı bir biçimde “hep oradaymışım” havasına bürünürüm.

Kendimi hiç bir yere ve insana çok ait ve bağlı hissetmediğim için, yeni bir yerde ve yeni insanlarda bende yabancılık hissi uyandırmaz.

Dinlediğim müzik türleri ve gece dışarı çıkma yoğunluğum birlikte olduğum erkeklere göre değişkenlik gösterir. En sık görüştüğüm arkadaşlarım, hayatımın her döneminde farklı kişilerdir.

IMG_9588.jpg

Çocukluğumda buna neden olabilecek bir travma izine rastlayamadığımdan, arkasında yatan nedeni bilmiyorum.

Meraklı, denemeyi ve keşfetmeyi seven karakterimin bir parçası olabilir veya son dönemlerde moda olan aile dizilimine göre, savaşlardan göç ederek kaçmış Yugoslav anne tarafımdan veya yörük baba tarafımdan bir atamın izlerini taşıyor olabilirim.

“Hayatımda kötü bir yansıması yok; çözmem gereken bir çocukluk travmasına da işaret etmiyor. O zaman sorun yok.” diyerek konuyu kapatıp, hayatıma devam edebilirdim.

IMG_9217.jpg

Ki tam olarak niyetim de buydu. Tam o dönemlerde tanıştığım iki adam ve onların evleri ile olan ilişkileri beni durdurdu. Bambaşka semtlerde, bambaşka harika yanları olan evlerde yaşıyorlardı. Biri ormanın içinde, diğeri Boğaz’a karşı harika manzaralı. Benim içinse asıl konu onların evlerinin güzelliğinden ziyade, evleri ile kurdukları ilişkiydi.

Bu evlerden biri, elinizi neye atsanız muhteşem zevkli ve keyifli detaylarla doluydu. Avrupa’nın bir şehrinden taşınmış el sabunları, en pofuduk yorganlar, hikayeleri olan çok şık eşyalar… Bu evde geçirdiğim zamanlar bana, evde vakit geçirmenin aslında keyifli bir şey olabileceğini, pek çok otelden daha büyük konfor sunabileceğini deneyimletti.

Diğeri ise, tamamen o adamın hobilerine ve ona iyi gelen şeylere göre dizayn edilmişti. Canını sıkan üzerinde düşünmesi gereken bir şey mi var, çözüm sunacak köşe o evdeydi. Bir hobisiyle mi ilgilenmek istiyor, bunun da bir köşesi vardı.

Bu adamların her ikisi için de “ev” uzaklaşmak istenmedikleri, çok ayrı kaldıklarında hemen geri dönme arzusuna kapıldıkları ve günlerce hiç çıkmadan keyifli vakit geçirilebildikleri alanlardı.

RVAR8167.jpg

Ve ben buna çok imrendim. Aynı zamanda da kendi evimde ne kadar kıyıdan köşeden yaşadığımı fark ettim.

Çok sevdiğim ve kesinlikle taşınmayı aklımın ucuna getirmeyeceğim bir semtte, kiralık olmayan bana ait bir evde yaşamama ve ev tamamen benim isteğime göre -mutfağın ve salonun bile yeri değişecek kadar- bana uyarlanmış olmasına rağmen, ben herhangi bir aidiyet duygusu hissetmiyor ve evimde tam anlamıyla yaşamıyordum.

Evimi eşyalarımı yığdığım bir depo ve üzerimi değiştirip, duş alıp, uyuyup çıktığım bir otel odası gibi kullanıyordum. Neredeyse on yıldır yaşadığım evde, eve taşınırken ne aldıysam onları kullanmaya devam ediyordum.

Aradan geçen yıllarda bir kere olsun, “Ay şuraya şöyle bir şey alsam nasıl olur?” diye düşünmemiştim. Yalnızca yatak odamın perdelerini değiştirmiştim, ona da annem vesile olmuştu.

IMG_9361.jpg

Evim genellikle dağınıktı, arada sırada “daha düzenli olma kararları” alıp dursam da aslında bu hiç umurumda bile değildi. Zaten umurumda olmadığından da, yıllardır her şeyin üst üste alt alta, ortalığa dağılmış biçimde durduğu bir alan olarak durmaya da devam ediyordu. Gerçekten bundan rahatsız olan bir insan gibi davranıp, bunu değiştirmek için en ufak bir çaba da harcamıyordum. Evime gelenler de bu duruma alışmışlardı.

Bu iki adam ise bana evin aslında ne kadar keyifli bir alan olabileceğini bana deneyimleterek, bana kendi evimle bir aidiyet hissi kurmam konusunda ilham oldular.

Bundan aileme bahsettiğimde, o kadar mutlu oldular ki, evimin baştan aşağı boyanmasının ve evin demirbaşlarının tadilatının hem zahmetini hem de maliyetini üstlenerek ilk adımı atmamı sağladılar.

BLTS2503.jpg

Ben de sonraki aylarda, evde daha çok vakit geçirmeye, hiç girmediğim kadar çok mutfağa girmeye ve evde gerçekten yaşamaya başladım. Neleri sevdiğimi, neleri değiştirmek istediğimi içinde vakit geçirerek gözlemledim. Bir nevi “neleri değiştireceğimi” tespit için alan gözlemi olarak nitelendirebiliriz bu ayları.

Derken yılbaşı yaklaştı. Çılgıncasına hareketli, olaylı, partili, alkol tüketimli geçen bu yılın en son gecesinde ve saatlerinde kendi başıma kalmak istediğimden emindim. Datça’da bir yoga kampına mı gitsem, yoksa İstanbul’da havalı bir otelde mi kendimi şımartsam bunu kestiremiyordum sadece.

Sonunda otelimi seçmiş, rezervasyonumu yapmış, kendi şehrimde bir günlük kaçamak için el çantamı hazırlarken kendimi yakaladım. “Bir saniye bir saniye şekerim, ne oldu aidiyet çabana? Neden İstanbul’da bir otelde kalıyorsun?” diye sordum kendime.

Rezervasyonumu iptal ettim, Eataly’den muhteşem bir alışveriş yaptım, yeni yıla kendi evimde girdim. Keyifle şampanyamı içerek, dans ederek… Kendi evimde…

Benim bu yıl kararlarımdan ilki evimi çok keyif aldığım bir alana dönüştürerek bir aidiyet bağı kurmak.

Hayatımın değişik dönemlerine şahit olan blog okurları en çok pervasız ve aşık halimi seviyor biliyorum; ama ben hayatımın “aidiyet” içeren bir dönemine başlamak için çok heyecanlıyım. Bu yüzden blogta bol bol dekorasyon, arınma, düzen ve tarif yazısı okumaya hazır olun!

Merhaba 2020!

Sevdiğiniz şeyleri yaratarak ve onlara ait hissederek kalın!

 

Aidiyetsiz bir kadın ve ait hissetme çabası olarak ev” üzerine 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s