Ay saati ile yaşadığımız mitolojik topraklar: Teos

Alaçatı’dan sonra bayram ve tatil günlerini geçirmek için Teos’un yolunu tutuyorum yeniden. Orada zamanın yavaşlaması, herhangi bir ulaşım aracı kullanmadan günlerin geçirilmesi, buluşmak için telefonla plan yapılmasına gerek olmaksızın arkadaşlarla kesişilmesi, ev ile denizin birbirine yakınlığı sebebiyle hiç üşenmeden her ihtiyaç için zig-zag git geller yapılabilmesinin konforu bana her gittiğimde çok iyi geliyor.

İstanbul’da ve diğer tatillerde sürekli zaman planlaması yapan, bir güne maksimum fayda sığdırmaya çalışan, sürekli oradan oraya koşan ve günlerini çok az uyuduğu saatlerde dışında hiç yatay pozisyonda geçirmeyen benim için Teos bir dengelenme, yeniden şarj olma sığnağı.

Gündelik hayatımın koşturmasında her şeyi yaşayıp geçiyorum. Gün içinde milyon tane aksiyon veya olay olsa da, “Bu bana ne hissettirdi?”, “Hayatımda bunun olmasını seviyor muyum?” gibi soruları kendime soracak bir zaman dilimim yok. Çünkü tek bir hayata birden fazla yaşam biçimi ve 24 saatlik zaman dilimine hem dünya kadar iş, hem de bolca gezme ve sosyal etkinlik sığdırmanın peşindeyken, oturup hayatım hakkında kafa yormak aklıma bile gelmiyor.

Zihinsel kapasitemi sonuna kadar işte kullanıp, geri kalan zamanlarda düşünmek yerine spontane biçimde yaşamayı tercih ediyorum. Çok eğleniyorum, müthiş dolu dolu keyifli günler geçiriyorum bu tempoda; diğer yandan sağlıklı ve doğru bir yaşam sürebilmek için duygular ve tercihler hakkında biraz kafa patlatmanın da gerekli olduğunu düşünüyorum.

İşte her Teos ziyaretim benim için fiziksel yavaşlamanın yanı sıra, hayatın koşturmasına da bir mola verip, “Neler oldu hayatımda geçtiğimiz günlerde? Neler yaşadım? Bunlar bana ne hissettirdi? Canımı sıkan herhangi bir şey var mı? Hayatımda değiştirmek istediğim bir şeyleri görmezden geliyor muyum?” gibi yoklamaları da kendime yapıp, duygusal olarak da hizalandığım ve toparlandığım bir zaman dilimi yaratıyor. Bu yüzden bana çok iyi geliyor.

Yine de bu seferki Teos ziyaretim öncekilerden biraz farklı. Farklı akıyor, farklı hissettiriyor.

Genellikle orada geçirdiğim günlerin büyük bir kısmını iş bilgisayarımın başında çalışarak geçiriyordum. Bu sefer ise bayram tatili, hafta sonu tatili derken çalışmama gerek olmayan günler geçiriyorum.

Tamamen keyfimin ve vücudumun ritmine göre…

Ve diğer herkesin de kendisine özgü, hiç şaşmayan bir ritmi ve akışı olduğunu keşfediyorum.

Ben sabah gözümü açtığım gibi uyanıyorum, uyanır uyanmaz kahvaltı etmeyi çok sevmediğimden, kahvemi hazırlayıp elimde kahve bardağım ile deniz kıyısındaki “benim yerim” olarak herkese kabul ettirdiğim şezlonguma uzanıyorum. Günün ilk kahvesini orada içiyorum, denizi izleyerek. Sonra sabah duşu niyetine buz gibi denize atlıyor ve biraz yüzüyorum. Deniz orada gerçekten çok soğuk, buz dolabında değil, buzlukta beklemiş su kadar… Güne o suda yüzerek başlamak, her şeyi sıfırlıyormuş gibi hissettiriyor.

İzmirliler bu saatlerde asla yataklarından çıkmıyorlar, uyansalar bile yatakta döne döne keyif çatıyorlar. O yüzden sabahları deniz kıyısı benim özel alanım gibi. O sessiz ve boş halinde bilgisayarımı açıp deniz kıyısında biraz iş temizliyorum, sonra eve kahvaltıya dönüyorum.

Genellikle ben kahvaltıdan döndüğümde, dut ağacının altındaki masayı sabit yeri belirlemiş olan ve hayata bakışımızda çok enteresan ortak noktalar yakaladığımız için çok kısa zamanda çok yakın hissetmeye başladığım arkadaşım her zamanki köşesinde duble kahvesini içiyor oluyor. Onun yanına gidiyorum, her zamanki gibi çok keyifli bir sohbete dalıyoruz.

Sonra ben deniz kıyısındaki şezlonguma yeniden iniyorum, öğlene doğru sağ omzumun üzerinden buz gibi bir bira şişesi uzanıyor. Arkamı dönmeden onun kim olduğunu biliyorum. Biraz sonra da kızı gelip diğer elime bir termosun elinde Amarula tutuşturuyor. “Ne güzel komşularsınız siz, nasıl güzel bir bayramlaşmadır bu?” diyorum bir elimde bira, diğer elimde buzlu Amarula.

Öğleden sonra yavaş yavaş kızlar gelmeye başlıyor.

Hiç şaşmayan sıralama ve hiç şaşmayan bir akış. Hiç haberleşmeye ve plan yapmaya gerek olmadan kendini tekrar ediyor. Çünkü herkes kendi ritmine göre yaşadığında, tuhaf bir şekilde herkesin ritmini diğer herkes olağan karşılayıp kabul ediyor. Şehir hayatında asla sahip olmadığımız bir herkesin kendi istediğini yaptığı ve bunun herkese uyduğu bir düzen.

Sonra her eve giden harika bir kokteyl hazırlayıp getiriyor, sırayla biralar alınıyor, müzikler açılıyor, mutlaka İbo Dua Lipa remiksi çalınıyor. Laf lafı açıyor, güneş fazla gelince “Hadi bir bat çık yapalım.” deniliyor, yüzülüyor, içiliyor, gülünüyor, dans ediliyor.

Bu düzen biz oranın sakinleri için sabitken, bir de gelen misafirler, tesadüfen karşılaşılan tanıdıklar gibi günübirlik bazı çok keyifli eklemeler oluyor.

Arka komşum çok tatlı çiftin küçük kızlarına bayram hediyesi olarak aldığı devasa şişme unicorn’un üzerine yatıyorum, bir iple iskeleye bağlanmış olarak. Keyiften mestim, biraz sonra aşırı matrak bir komşum annemin elindeki birayı alıp denizden yüzere onu bana getiriyor. Hayat çok güzel be diye düşünüyorum. Ayaklarım buz gibi suda, vücudum çok konforlu şişme unicorn’un üzerinde, elimdeki bira olduğundan daha lezzetli geliyor. Güneş parlıyor, sahile baktığımda sevdiğim bir sürü kişiyi görüyorum. Derken bir anda herkes heyecanla bağrışıyor. İskeleye bağlı olduğum ip çözülmüş ben Samos’a doğru sürükleniyorum. Bana bağırıyor herkes panikle. Elimdeki biraya bakıyorum, daha dolu. Onu atıp suya atlamak içimden gelmiyor, büyük bir sakinlikle “Tamam bu bitsin halledeceğim.” diyorum.

Bir başka komşumla yan yana şezlonglarda asla dinlemek istediğimiz müziğin ruh halini denkleştiremeden yatıyoruz. Ben elektronik müzikler açıyorum, o meyhane efkar şarkıları istiyor. Birbirimize takılıyor, keyifli hikayeler anlatıyoruz. Sonra arkamızın çok yandığına karar verip, şezlonglarda dönüyoruz. “Off bir de kendimiz dönüyoruz bizi döndürecek biri yok burada, ne kadar yorucu, bu hayat çok zor be.” şımarıklıkları yapıyoruz.

Ailelerimiz bir köyde yatırım hakkında konuşmaya başlıyorlar, badem yetişiyormuş orada. Ev yatırımı olarak başlayan proje, yetişen bademlerin ne yapılacağı konusuna geldiğinde, arkadaşımın babası “Kızların eline veririz buzlu badem, meyhane önlerinde satarlar.” diyor büyük bir ciddiyetle. Biz o kızlar olarak kahkahalarla doğruluyoruz kalktığımız yerden, ev yatırımı kadar havalı bir konunun bizim sokakta badem satmamız ile sonuçlanmasının absürdlüğü muazzam.

Kız kıza ilişki dedikodusunun dibine vurmuşken, arkadaşımızın kocası elinde dev bir hoparlör ile “tequila” şarkısını çalıp dans ederek bize doğru yürüyor, gün batım partisini başlatıyor.

Çok konuşmaya ihtiyaç duymadan çok iyi anlaştığım bir arkadaşım ile denizde karşılaşıyoruz, buz gibi sudan çıkınca yan yana şezlonglara uzanıyoruz. Hayatta her şey çok ters giderse burada buluşur bir rakı içer, sonra bu sihirli rüzgarda böyle yatarız her şey çözülür diyoruz. Antik kentte bir gece kamp yapma hayalleri kuruyoruz.

Biraz ileride bağlı olan çok havalı bir tekneye takıyorum. Bütün gün boyunca ne parti yapıyorlar, ne de tekneden denize atlıyorlar. Bu yüzden büyük bir dikkatle onları radarıma alıyorum. “Ne yapıyor bu insanlar bütün gün?” diye merak ediyorum. Akşam üstü zodyaklarına atlıyorlar, bizim her günümüzü geçirdiğimiz sahile yanaşıp, yere havlularını serip takılmaya başlıyorlar. Kahkahalarla gülüyoruz, bizim şezlonglar ve minderlerle konforlu biçimde yattığımız olağan hayatımızın bir parçası olan sahile gelip yerde uzanmaları karşısında “Şezlonglar ve minderlerle tekneyi takas ederler mi?” esprileri döndürmeye başlıyoruz.

Günler böyle keyifle akıp giderken, akşamları da yemekten sonra termoslara kokteylleri doldurup yeniden sahile iniyoruz. Dolunaya bir gün kala bir gece, ayın denize vuran ışığı etrafı gerçekten aydınlatırken, hayat hakkında derin ama aynı zamanda kahkahalar attığımız bir sohbet dönerken ve herkes kendi tuhaf yanlarını büyük bir samimiyetle ortaya dökerken ve saat 3:00’ü geçmişken “Ay batsın, öyle kalkalım.” deniliyor.

Ben hayatımı hep güneşe göre ayarladım. Gün doğumunda uyanılan yerlerde bulundum, yoga kampları, Nemrut, Kapadokya gibi. Gün batımında rakı sofrasına oturmuş olmak için planlara koştum. Ama ayın batışına ilişkin bir an arıyorum hafızamda, kesinlikle yok. “Nasıl ay batması?” diyorum. “İzle gör.” diyorlar.

Gerçekten devasa ayın kızararak denize doğru inmesini, sonra denizin içine düşüyormuş gibi görünmesini ve kısa bir süre denizin yüzeyinde kıpkırmızı bir çizgi bırakmasını yüzünde devasa bir gülümsemeyle izliyorum. Uzun zamandır gördüğüm en büyüleyici şeylerden biri.

Ertesi gün için de ayın doğması planı yapıyoruz. Akşam yemeğinden sonra, bu sefer başka bir plajda oturuyoruz. Ortalıkta ay filan yok, yine de güzel bir an. Güneşten kızarmış burunlar, batan güneşin karşı sahildeki evlerin camlarını turunculaştırdığı manzaraya karşı çevrilmiş, kadehler tokuşuyor, hiç bir çaba harcamadan güzel bir muhabbet akıyor ve henüz güneş batmadan karşıdaki tepenin ardından ay kendisini göstererek yükselmeye başlıyor, sonra güneş batıyor, dolunay bütün heybetiyle tepeye yükseliyor, çevresindeki bulutlar sarılı kırmızılı renkler alıyor, denizin üzerinde upuzun bembeyaz bir ışık bırakıyor. Gözümüzle gördüğümüzün fotoğrafını ve videosunu çekmeye çalışmamız asla sonuç vermiyor, vazgeçiyoruz, anın keyfini sonuna kadar yaşıyoruz.

Güneşin altında akan günler, ay doğuşu ve ay batışının çevresinde dönen akşamlar ardı ardına akıp geçiyor. Arada sırada kendi başıma Teos Antik Kenti’ne gidiyorum, akşam üstü, ortalıkta kimse kalmadıktan sonra. Tabelalara hiç bakmıyor, ayaklarım beni nereye götürürse oraya gidiyorum. Resmen mitolojik tanrıların topraklarında yaşıyor olmanın fikrinden büyüleniyorum. Kendime müthiş noktalar buluyor, gözlerimi kapatıyor, rüzgarı her hücremle hissederek dakikalar geçiriyorum. Bu anlar insana gündelik koşuşturmada kaygılandığı, büyüttüğü, dert ettiği her şeyin ne kadar küçük ve önemsiz olduğunu hatırlatıyor.

Yeniden İstanbul’a dönme zamanım geldiğinde, oradan ayrılırken zorlanıyorum. Aslında yalnızca on gün geçirmiş olmama rağmen, çok ama çok daha uzun zamandır yaşadığım bir yerden ayrılıyormuş gibi hissediyorum. Üstelik bir daha ne zaman yolumu oraya düşürebileceğimi bilmeden gidiyorum bu sefer.

Diğer yandan İstanbul’a dönüyorum çünkü şu hikayenin başkahramanı geliyor bana. Heyecanlı, bilinmezliklerle dolu bir yeni macera uzanıyor önümde.

Dionsos’tan bol eğlence, Eros’tan aşk, Gaia’dan ne olursa olsun beni dengede tutmasını diliyorum.

Ay saati ile yaşadığımız mitolojik topraklar: Teos” üzerine 2 yorum

  1. Ufuk Kayrak dedi ki:

    Bir peri masalı okur gibi okudum… Bazı deniz-dostluk betimlemeleri Çağan Irmak filminden bir sahne gibiydi… Teşekkürler

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s