dancıng people are never wrong

Kaş’taki son gecemizde, bunun birlikte son gecemiz olduğunu hatırlayarak biraz hüzünlü dönüyoruz otelimize. Benim toplantılarım için İstanbul’a dönmem gerekiyor, o da arkadaşlarıyla birlikte Antalya’da birkaç gün geçirdikten sonra, almayı planladığı eve bakmak için oldukça uzaklara gidecek.

Hem dans edip eğlendiğimiz, hem derin sohbetler ettiğimiz, hem spor yaptığımız, hem bütün dünyayı unutup yeryüzünde sadece ikimiz varmış gibi birbirimize odaklandığımız, hem de ayrı ayrı tek başımıza zamanlar yarattığımız, bütün bunlar olurken de gerçekten çok verimli çalıştığımız iki hafta devirdik birlikte. Değişen evlerde ve otellerde birlikte yaşadık, birbirimizin her halini deneyimledik.

Uzun bir süredir başladıkları ilişkilerde hep benzer süregelen sorunları yaşamış iki kişi olarak bunun sık bulunur bir şey olmadığını biliyoruz.

Son dakika toplantısı çıktığında ertesi gün için yaptığımız plana gelemeyeceğini ve otelde kalıp toplantıya katılması gerektiğini söylediğinde, benim ona sinirlenmemi beklerken, ben çantamı toplayıp bilgisayarımı alıp, “O zaman akşam görüşürüz yakışıklı, ben tek başıma gidiyorum. Ama şimdi bana bir günlük sevgi göstermen lazım.” diyerek cilveleştiğimde o şaşkınlıkla ve mutlulukla kalakalıyor.

Ben kızlarla upuzun bir geceyi tek başıma dışarıda geçirip otel odasına döndüğümde, resepsiyondaki adam bile adam odada uyurken benim oldukça geç bir saatte tek başıma dönmemi “Eşiniz hasta mı?” diyerek üstü kapalı sorgularken, o hiç trip atmadan uykulu suratıyla, “Benim minik belam güzelce dans edip kurtlarını döktü mü?” diye beni sarıp sarmaladığında ben hem şaşırıyor, hem aşırı mutlu oluyorum.

Nöbetleşe toplantıları dizdiğimiz günlerde, bütün toplantı aralarında koşa koşa birbirimizin kolları arasına girip, kikir kikir sohbet edip aynı hızla sıradaki toplantılarımıza koşuyoruz. Aşırı uzun saatler çalışmanın ve sürpriz gündeme gelen acil işlerin, ilişkilerde hep bir sorun olmasına alışmış insanlar olarak, tam tersinin mümkün olduğunu; iki insanın birbirini bu konuda desteklediğinde hayatın hem daha verimli hem daha keyifli olabildiğini deneyimliyoruz.

İşimiz olmayan hafta sonu günlerinde tastamam 24 saati gözlerimizi ellerimizi birbirinden ayırmadan geçirdiğimiz de oluyor. Çabasızca her şeyin beklediğimizden güzel aktığı bugünlerden sonra sonunda ayrılma günümüz gelip çatıyor.

Birbirimizi çok özleyeceğimizi bilerek, son günümüzde benim uçak saatime kadar, “Ne yapalım bugün?” dediğimizde, ikimizin de canı aynı şeyi çekiyor, birbirimize sarılıp yatıyoruz. Sanki depolanabilir bir şeymiş gibi sarılıyor ve dokunuyoruz birbirimize.

Sonra ben İstanbul’a geliyorum, yoğun çalışmanın en güzel yanı bu, başka şeyleri düşünmeye çok fırsatı olmuyor insanın. Konuşuyoruz gün içinde, Shambala‘daki harika bungalovumuzda birlikte geçirdiğimiz günleri özlüyoruz.

Benimkiler müthiş bir festival planı ile koşuyor imdadıma: Lifepark’ta Soundscape var o haftasonu. Festival ekibimle vakit geçirmenin de dans etmenin de bana çok iyi geleceğini biliyorum. Tam o sırada benimki bana bir sesli mesaj atıyor, Türkiye’den gitmeden önce eğer bana da uyarsa yeniden İstanbul’a gelebileceğini biraz daha geç giderse de işleri açısından çok sorun olmayacağını söylüyor.

Ve böylece biz ne zaman tekrar görüşeceğimizi bilmeden ayrıldıktan yalnızca bir iki gün sonra yeniden İstanbul’da birlikte yaşamaya başlıyoruz. Sabahları bilgisayarlarımızı açıp pek konuşmadan çalışıyoruz, sonra masajlar ve güzel yemeklerle kendimizi şımartıyoruz.

Cuma günü son işimi bitirdiğimde, patronum “Sana Ege yolları göründü.” diye takılıyor bana. Yok bu hafta sonu İstanbul’dayım, diyorum mutlulukla. İstanbul’da olmaya bu kadar mutlu olmam çok olağan değil, malum.

Her festival gününde onunla birlikte evden çıkıp, marketten bir şişe prosecco alıp, elimizde biralarla vapura binip, “Burada bira içmek yasak.” diyen görevlileri anlamıyormuş gibi davranıp İngilizce konuşmaya devam ederek, muhteşem bir deniz manzaralı evde yaşayan bebeğime gidiyoruz festival öncesi pre-party için. Terasta prosecco patlatıp, muhteşem manzaraya karşı dans ediyoruz. O kadar eğleniyoruz ki “Festivali boş mu versek?” diye bile düşünüyoruz. Yine de zamanı gelince arabaya doluşuyor ve Life Park’a gidiyoruz.

Bizim ekip her zamanki gibi festivallerin en çok eğlenen ekibi. Hepimizin gözleri parlıyor, hepimiz durmadan dans ediyor ve gülümsüyoruz.

Her şey her zamanki gibi akıyor, tek farkı bu sefer yanımda o da var. Hem çok sevdiğim arkadaşlarımla her zamanki gibi dans edip eğlenirken, hem de onun da yanımda olmasına bayılıyorum. Ayrıca benimkinin bizim ekibi bu kadar çok sevmesine de bayılıyorum. Yanımızda değillerken bile adları geçtiğinde kocaman gülümsüyor, çok tatlı espriler yapıyor, gerçekten seviyor onları.

Biz sarmaş dolaş dans ederken, abim bir anda dansı kesiyor, aşırı ciddi bir yüz ifadesiyle “Dikkat et o benim kardeşim. Niyetin ne senin? Ciddi mi?” diye soruyor. Sonradan bu aramızda süregelen bir espriye dönüşüyor. Akşamları benimki abimden izin alıyor, “Onun evine gidebilir miyim?” diye.

Daha önce hiç bilmediğimiz bir DJ de keşfediyoruz: Sainte Vie. Bayılıyoruz, en çok onda dans ediyoruz. Bu festivaldeki favorilerimiz: Sainte Vie, Jan Blomqvist, The Blaze ve Sabo oluyor.

Kahkaha atarak, tepinerek, ışıldayarak bir hafta sonunu deviriyoruz.

Jan Blomqwist’in performansı sırasında, iki şarkı boyunca birbirimize sarılıp hiç konuşmadan birbirimizin gözlerinin içine bakarak mutlulukla gülümsediğimiz bir an var – hayatımda bir erkekle paylaştığım en güzel anlar listesine girebilir.

Onun İstanbul’daki son akşamında arkadaşları ile yemek planı var, beni de davet ediyor. Ben festival yorgunuyum, ayrıca planlamam gereken işlerim var, katılmıyorum onlara. Tam evden çıkacakken, gözüm üzerindeki gömleğe takılıyor, çok kırışık. Onu soyuyorum, gömleğini ütülüyorum, kendime ben bile şaşıyorum, “Tam geleneksel bir Türk kadını oldum, erkeğimin gömleğini ütülüyor ve onu gezmeye yollayıp ben evde oturuyorum.” diyorum şaşkınlıkla. “Ben dönene kadar ortalığı da toplamış ol!” diyor. Şaka yaptığını bilsem de dehşete kapılıyorum o an. Yüzümdeki ifadeyi yakalıyor, “Ben senin dik kafalı, bağımsız halini çok seviyorum, gel buraya.” diyip beni omzuna atıp havada döndürmeye başlıyor. Sonra beni koltuğa bırakırken, ben onu da çekiyorum yanıma. Gömleği biz eğlenirken yeniden kırışıyor. Karşındaki insan sana sevgi ve güven verince, hayat ne kadar kolay diye düşünüyorum. Hiç aklım onda kalmadan, gecenin bir vakti eve dönse bile asla kızmayacak olarak duşa giriyorum, biraz işlerimi yapıyorum, kapı çalıyor, karşımda. Beklediğimden çok erken, önce onun valizini toparlıyoruz birlikte sonra, müzik açıp evde dans ediyoruz.

Sonra o gidiyor. Kendimi hüzünlü veya endişeli hissetmiyorum tuhaftır, her şeyin her zaman olması gerektiği gibi olacağına inancım hoşuma gidiyor. Onun bende unuttuğu t-shirt’unu giyiyorum, müzik açıp dans etmeye başlıyorum. Hayatıma sürpriz olarak giren her şeyin bu kadar güzel olmasını dileyerek…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s