Madrid‘de geçirdiğim günlerden sonra, San Sebastián’a giden trenin içindeyken San Sebastian’daki otellere bakıyorum. Birkaç gün sonra Fransa’da adını bile telaffuz edemediğim bir kasabasında yapılacak bir elektronik müzik festivaline gideceğim – oraya nasıl gideceğimi henüz bilmiyorum, normalde bana eşlik etmesini planladığım arkadaşımın gelip gelemeyeceğini de bilmiyorum – ama hepsinden önce içinde olduğum trenin varacağı noktada bir konaklamaya ihtiyacım olduğu net.
O sıralar bir spiritüel çalışma grubuna üyeyim (O gruptan ayrıca bahsedeceğim.) Gruptaki herkes, farklı açmazları üzerinde çalışıyor – benim meselem kontrolü bırakmayı öğrenmek. San Sebastian’a giden trenin içinde gittiğim yerde bir konaklamam yokken kontrolcü olduğumdan bahsetmem kulağa saçma geliyor biliyorum – ama o sırada işle ilgili her konuya müdahilim, ayrıca da o günlerde görüştüğüm adamın da bütün hareketlerini tasarlayıp yönetecek şekilde davranıyorum.
Kendi kendime takılıyorum: “Sen önce kendine gece uyuyacak bir yer bulma konusunu mu halletsen acaba?”
İnsan bazen kendini iyileştirmek için başka ülkelere gitmek istiyor. Bazen de sadece iyi yemek yemek. İkisi birden de olabilir.
Hadi dürüst olayım, benim hiçbir zaman San Sebastián’a özel bir ilgim olmadı. Hep biraz abartıldığını düşünmüştüm. Madrid’de arkadaşımla vakit geçirdikten sonra, Fransa’daki müzik festivaline giderken durabileceğim en mantıklı ara durak burası olduğu için San Sebastian’a gittim.

San Sebastian’a adım attığım, taksi bulamadığım için valizimi çeke çeke şehirde yürüdüğüm ilk dakikalarda San Sebastian’ı sevdim. Bazı şehirler daha ilk anda bir şey yapar sana. Henüz hiçbir yerini görmemişsindir, bir restorana oturmamışsındır, doğru düzgün yürümemişsindir bile. Ama bir şey olur. San Sebastián tam olarak öyle bir şehir çıktı.
Oldukça tarihi binaların arkasında bir anda ortaya çıkan upuzun kumlu plajına, bir tarafında bir parça yemek yemek için delice uzun sıralar bekleyen turistlerin inadına sakince sahilde takılan halkın ironisine bayıldım.




Nerede kalmalı?
Rezervasyonumu son dakika yaptığım için merkezdeki seçeneklerin çoğu doluydu. Normalde mümkünse her şeyin göbeğinde kalmanızı öneririm. San Sebastián’da gün; bir mekândan diğerine yürümek, bir şeyler atıştırmak, vermut içmek, tekrar acıkmak ve arada odaya dönüp uzanmak üzerine kurulu. Telefonu şarj etmek ve akşam yeniden sokağa çıkmadan önce dinlenmek için merkezi bir otel hayat kurtarır.

Benim kaldığım 19. yüzyıldan kalma bir bina olan Hotel La Galeria merkezde değildi. Yine de merkezde olmamanın da bazı avantajları vardı. Her gün merkeze sahil boyunca yürüyerek ulaşıyordum. En sevdiğim yüzme noktaları otelimin yakınındaydı; telefonumu, cüzdanımı bile almadan denize gidip gelebiliyordum. Merkeze yakın sahil üst üste alt alta bir insan yığınıyla doluyken, bizim tarafta çok daha güzel bir sahil ve çok daha keyifli beach barlar vardı. Bir de akşamları havai fişek gösterilerini izlediğim harika bir balkonum vardı. Yani bazen kötü planlama da kendi içinde bir plan oluyor.

Deniz, manzara ve biraz oyalanma
San Sebastián’ın denizi dünyanın en iyi yüzme deneyimi değil. Ama kıyının sunduğu manzaralar gerçekten şahane: upuzun, bembeyaz kumlu bir sahil, denizin ortasında bir ada, tepeden bütün körfezi izleyebileceğiniz noktalar, tarihi yapılar, kıyı boyunca uzanan yürüyüş yolları…
Benim önerim, programı sıkıştırmamak, kıyı boyunca yürümek ve kendinize hiçbir şey yapmadığınız birkaç saat ayırmak. Zaten birazdan başlayacak yemek macerası için enerji depolamakta fayda var.


Yetişkinlere yönelik define avı
San Sebastián’ın abartıldığını düşünmüştüm. Yanılmışım. En sevdiğim yanılgılar, bana düşündüğümden fazla haz verenler.
Şehrin asıl misyonu gurme avcılık. Buradaki minik atıştırmalıkların adı pintxo. İspanya’nın başka yerlerinde tapas kültürüyle karşılaşıyorsunuz ama Bask mutfağının bu küçük tabakları San Sebastián’da neredeyse bir spor dalına dönüşmüş.
Sınırlı sayıda çıkan ürünler, sıralar, listelere yazdırılan isimler… Bazen ne yiyeceğinize karar vermek için değil, o şeyi yiyebilmek için mücadele ediyorsunuz. Gastronomi deneyiminin önemli bir kısmı yemek yemek değil, yemek yiyebilmek için sıra beklemek. Hatta bazı mekânlarda bunun biraz bilinçli bir tiyatro olduğunu düşünmeden edemiyorsunuz: Öndeki sıra azalmaya başlayınca garsonlar bir anda başka işlerle ilgilenmeye başlıyor.
Oyunun bir parçası bu. Başta sinir bozucu gelse de sonra siz de dahil oluyorsunuz. Önünüzdekiyle, arkanızdakiyle sohbet ediyor, sıradayken kadehinizi alıyor, bir mekândan çıkıp diğerinin sırasına giriyorsunuz. Sonra üçüncü mekân… Bir noktada tatil yapmaktan çok bir görev tamamlıyor gibi hissediyorsunuz.
Ama gerçekten çok lezzetli. Üstelik sadece gösterişli yemekler değil, çok basit şeyler bile. Benim favorilerim gizli saklı keşifler değil, muhtemelen çoğu kişinin listesindeki yerler:
🍔 Bar Desy: Hamburger. Köftesi ve sosu ölümcül. Dünyanın çok farklı yerlerinde çok güzel hamburgerler yedim, ama bu kadar basit bir hamburgerin bu kadar lezzetli olabilmesi kesinlikle onu diğerlerinden ayırıyor.
Burada ben içeride ayak üstü hamburgerimi yerken, dışarıda harika bir noktada duran bir grubun durduğu yeri çok beğenmiştim. Orayı kapabilmek için ne kadar şanslı olmak gerekir acaba, diye düşünmüştüm. Bunu not düşüyorum çünkü bambaşka bir hikaye beni tam o noktaya getirecek.

🥔 Bar Néstor: Tortilla de patata. İspanyol patatesli omleti. Belirli servis saatlerinde sınırlı sayıda çıkıyor; saatler önceden sıraya girip adınızı yazdırmanız, doğru zamanda orada olmanız ve biraz şanslı olmanız gerekiyor. Kendinizi ufak çaplı bir operasyona hazırlayın.
Tatilde saat tutmak istemeyenler için günün her saati biraz sıra bekleyerek ulaşılabilen Bar Antonio’nun tortillası da leziz bir alternatif. Her yerde yumurta yemem ben diyerek burun kıvıran ben bile ikişer porsiyon yedim her seferinde. Başka bir seviye gerçekten.

🦔 Bar Sport: Deniz kestanesi çorbası. Deniz ürünlerini seviyorsanız denemeye değer, alıştığınız lezzetlerin biraz dışına çıkmak için güzel bir seçenek.

🐟 Bar Txepetxa: Ançüez pintxoları. Açık ara favorim. Kızarmış ekmeklerin üzerinde marine edilmiş ançüezler ve birbirinden farklı topping’ler. “Küçük bir şey yiyip çıkarım” diyorsunuz, sonra bir tane daha, bir tane daha… Ben burada biraz fazla kaldım. Hatta dönüş yolunda bunları yeniden yemek için rotamı bir kez daha San Sebastián’a çevirdim. Bence bu bilgi tek başına yeterli.

Benim için San Sebastian’ın mutlaka uğranması gereken adreslerinin başını çeker. Özellikle blueberry ve zeytinlisini mutlaka tadın. İnanılmaz iyiler. Offf şu an bu yazıyı yazarken bile özledim.

La Vina: San Sebastian cheesecake diye yediklerimizin hiçbiri gerçeğinin yanından bile geçmiyormuş. Çok hafif, çok dağılan, yedikçe daha fazla yemek istenen bir lezzet. İnanılmaz izdiham bir kalabalığın içinden aldığım bir dilimi kenarda kaldırıma oturup yedim.

🫒 Gilda: Biranın sevgilisi. Zeytin, ançüez ve acı biber. Küçük, tuzlu, ekşi, hafif acı. Babam fotoğrafını gördüğü andan itibaren günlerce benle dalga geçti, gurme diye bunu mu yiyorsun diye. Haklı, sonuçta üç malzemeyi bir kürdana diziyorlar. Ama bazen mutluluk gerçekten bu kadar basit. Özellikle yanında soğuk bir bira varsa.

Sıra beklemekten yoruluyor musunuz? Evet.
Oturup uzun uzun yemek yemeyi, sipariş verdikten sonra başka hiçbir şey düşünmemeyi seven biri olarak bu hıza biraz zorlandım. Gününüzün büyük bölümü yemek planlamak ve yemek için beklemekle geçiyor. Yine de şehre haksızlık etmeyeyim; sokaklarda dolaşmanın, küçük barlara girip çıkmanın, kalabalıkta kendinize yer açmanın kendine has bir enerjisi var.
Tek tavsiyem: çok yiyen biriyle gidin. Ben tek başımaydım ve her şeyi denemek isterken bir noktadan sonra midem benimle aynı fikirde olmadı. Birkaç kişi olunca siparişleri paylaşır, çok daha fazlasını dener ve bir sonraki durağa hâlâ yürüyebilirsiniz. Tek başına seyahat şahane ama pintxo avcılığı kolektif bir spor.
Yemek dışında ne yapılır? Önce sahilde bol bol oyalanılır. Sonra alışveriş yapılır.
Çok güzel lokal tasarımlar, takılar ve vintage butikler buldum. Seyahatlerden eve küçük, güzel ve hikâyesi olan şeyler taşımayı seviyorsanız alışveriş için de vakit ayırın.
Vintage dükkânlardan harika şallar aldım; yıllarca kullanıp her seferinde nereden aldığımı hatırlayacağım türden şeyler.

Bir de Madrid’den kalma bir hedefim vardı: üzerinde İspanyolca komik sözler yazan yelpazeler. Madrid’de gözüme kestirdiğim dükkânı bir türlü açık yakalayamamıştım; San Sebastián’da nihayet benzerlerini satan bir mağaza buldum. Küçük bir başarı, ama tatilde insanın kendine koyduğu hedefler de önemli.
Lokal tasarımlar için bir adres daha: Sayanora Studios. Aldığım şapkaya bayılıyorum: One More Pintxo.

San Sebastián benim için hem beklemediğim kadar güzel bir şehir hem de yemek yemeyi bazen gereğinden fazla ciddiye alan bir yer olarak kaldı. Her şeyi önceden planlamak zorunda değilsiniz. Hatta planlamayın. Birkaç iyi adres belirleyin, gerisinde sokaklar sizi yönlendirsin. Arada denize girin, yürüyün, bir kadeh vermut için ve acıktığınızda yeniden yola çıkın. Yalnız, mümkünse yanınıza iştahlı bir arkadaş alın.
Çünkü San Sebastián’da en büyük problem güzel bir şey bulamamak değil, planladığınızdan önce doymak.
