Daha önce çıtayı çok yükseltince, sonrasında herhangi bir seyahatin planlamasını yapmak hafif bir performans anksiyetesi yaratıyor. Düşünün daha önce birlikte Guatamala – Meksika sınırındaki Maya piramitlerinin tepesine helikopterle inmiş, yanardağının lavında pişen pizza yemiş, bir yaz boyunca İstanbul’un en iyi manzaralarında harika yemekler yiyip müthiş DJ’ler dinlemişsiniz, sonra o Madrid’e taşınmış, yeni yeni düzenini kurarken ben mesaj atıyorum: “Ben geliyorum.”
Bir anda beni nerelerde iyi partilere götürebileceği, mutlaka görmek istediğim şeylerin ne olduğu konusunda biraz panikliyor, yaşadığı şehri yeteri kadar sevdirememe korkusuyla yaz günlerinde şehrin biraz boş olacağını açıklıyor.

Ben ise son derece rahatım. Güzel yemekler yiyelim, uzun uzun konuşalım, biraz içelim, görüşmediğimiz günlerin sohbetlerini edelim istiyorum. Zaten Madrid’de geçireceğimiz günlerden sonra bir festival için yola devam edeceğim, dolayısıyla iyi partiler kovalamak gibi bir derdim yok – diğer yandan her zamanki şansım ile müthiş bir eğlenceye denk geldim. Daha önce Madrid’e gelmiştim, iki günde Madrid’i turistik aktiviteler sıkıştırarak yaşamak peşinde de değilim.
“Olağandışı bir planlamaya gerek yok, senin Madrid’ini yaşamaya geliyorum.” diyorum.
O yüzden bu yazıyı klasik bir Madrid rehberi gibi okumayın. “Madrid’e ilk defa gidiyorsanız Prado Müzesi’ne gidin, Kraliyet Sarayı’nı görün, Retiro’da yürüyün…” gibi tavsiyeler vermeyeceğim. Bu yazı daha çok, Madrid’de yaşayan birinin koluna takılıp gezme hissi içeriyor.
Madrid’e en son on yıl kadar önce gelmiştim, “Barcelona İstanbul ise Madrid Ankara” hissi bırakmıştı. Aradan geçen zamanda bu değişmiş, çünkü Madrid oldukça çok Latin Amerika göçü almış. Barselona’nın Katalan kimliği ve Katalancası üzerinden kurduğu karakterinin aksine Madrid’in dili doğrudan İspanyolca olduğu için, şehir Meksika’dan Venezuela’ya, Kolombiya’dan El Salvador’a kadar genç bir Latin nüfusunu almış. Eğlenirken tanıştığınız kişilerin çoğu İspanyol değil, bu ülkelerden çıkıyor. Benim Madrid’e yanına gittiğim arkadaşım da zaten Salvardorlu.
Güney Amerika enerjisi diye bir şey var malum ve bu enerji Madrid’e de çok yaramış. Daha kozmopolit, daha hareketli bir hal almış.
Gelelim Madrid keşif notlarıma ve tavsiyelerime:

İlk sırada aslında hiçbir şey yapmamak var. Ciddiyim. Güzel bir meydanda oturuyorsunuz. Bir vermut söylüyorsunuz. İnsanları izliyorsunuz, biraz sohbet ediyorsunuz, bir vermut daha söylüyorsunuz. “Buradan nereye gitsek?” diye düşünüyorsunuz. Gitmiyorsunuz.
Aslında tatil dediğimiz biraz da bu ya; bir yere yetişmek zorunda olmamak. Madrid’in meydanları bunun için harika. Gösterişliler, kalabalıklar, hayatın tam ortasındalar ve hiçbir şey yapmadan otururken bile size bir şey yapıyormuşsunuz gibi hissettiriyorlar…

Daha frapan bir öneri isterseniz hava karardıktan sonra Jardines de Sabatani‘ye gidin. Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında, saraya ve şehir silüetine tepeden bakan çok güzel bir bahçe. Gündüz güneşin altında sarayların etrafında gezinmek yerine, gece tepeden bir şerefe yapmak kesinlikle daha havalı.
Lokal keşif kategorisinde favorilerimden biri Expresso Martinez. Şehrin en hip mahallelerinden Chamberi’de.Yalnızca kahve ve espresso martini servis eden minicik çok keyifli bir mekan. Ve evet çok iyi espresso martini garantili.

Bizim kaldığımız semt Chamberi, sabahları oldukça hareketliydi ve cool cafelerle doluydu. Alma Bakery, Toma Coffee ve Cuadro ayrı ayrı üç harika sabah adresi. Alma Bakery, ayak üstü lezzetli bir şeyler yemek için hamur işleri ve sandviçleri ile en iyilerden. Toma Coffee, Madrid’in speciality coffee kültürünün eski ve önemli adreslerinden sayılıyor. Gerçekten iyi kahve içmek için adresiniz burası, butikleri de çok güzel tasarım ürünlerle dolu. Cuadro, mahallelilerin adreslerinden.


Biraz daha brunch konseptli daha havalı bir yer isterseniz de Konico. Dekorasyonu ve yemekleri harika bir Meksika restoranı. Madrid’in son yıllarda aldığı göç enerjisini düşününce, burada bir brunch yapmak şehri anlamanın ve hissetmenin bir yolu.


Ultramarines del Coso birden çok şubesi olan bir restoran. İncirli salatası ve deniz ürünleri çok iyi. Bir şeyler söyleyelim ortaya koyalım uzun uzun keyifle yiyip içelim adresi tam.

Marcado de San Miguel bir yemek pazarı, şehrin en ünlü gastronomik duraklarından biri. Tarihi demir mimarisinin içinde çeşitli standlarda farklı İspanyol yemekleri, tapaslar ve atıştırmalıklar bulabiliyorsunuz. Evet bir yandan turistik bir adres ama yine de uğramaya değer. Ben tabii ki tercihimi en klasiklerden birinden kalamardan yana yaptım.
Bir gün akşamüstü de kendimize iyi bir şarküteriden nefis peynirler, şarküteriler, ekmek ve şarap aldık. Öyle rastgele bir yerde oturup bunları yedik. Müthiş lezzetli, müthiş keyifliydi. Erkenden çakırkeyif olduk. Bunu da şiddetle tavsiye ederim.
Alışveriş için de tavsiyem Mr. Boho. Çok güzel tasarım gözlükler satan bir mağaza. Valize sığacak kadar küçük, kullandığınızda “Bunu nereden aldın?” dedirtecek kadar iyi hatıralıklar almak için tavsiye ederim.

Benim orada olduğum tarihlerde San Cayetano vardı – Madrid’in ünlü mahalle festivallerinden biri. Benim tamamen şansıma tesadüfen denk geldiğim bir eğlenceydi; ama eğer planlamanız esnek olacaksa bunlara denk gelmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bütün bir mahalle açık hava partisine dönüşüyor. Her mekandan başka bir müzik çalıyor, sokaklar avaz avaz şarkılar söyleyip eğlenen insanlarla doluyor. Benim açımdan şehirde gidebileceğim bütün mekanlardan daha iyi bir geceydi. “Bu enerjiyi nasıl özlemişim!!” dedirtti.
Gran Via kaldırımında çok eğlenceli bir hikaye ile harika bir modern sanat eseri var. Burada yürürken binalar o kadar güzel ki muhtemelen kafanızı kaldıra kaldıra yürüyeceksiniz ama tam aksine indirmeniz gerekiyor. Çünkü kaldırımların üzerine kazınmış birer metre uzunluğunda iki ok var. Hadi bir de tüyo vereyim tam Primark mağazasının önündeler. Bilmeyen bir sürü kişi bunları pas geçip yürüyüp giderken, bilenler ve bulanlar mutlulukla birbirine gülümsüyor.

Okları bulduktan sonra kafanızı kaldırın karşınızdaki binanın tepesinde 900 kiloluk altın renkli dev bir heykel var Diana. Yayını germiş tam karşıdaki binanın tepesine nişan alıyor.
Karşıdaki binanın tepesinde bir Fenix var ve onun sırtında da genç bir adam.
Hikaye tabii ki aşk ve mitoloji içeriyor. Diana, çoban Endimion’a aşık oluyor. Zeus bu ilişkiyi öğrenince, Fenix’e genç adamı kaçırmasını söylüyor, Diana da aşkına oklarını fırlatıyor. Oklar hedefi ıskalıyor.
Sokaktaki bu oklar ve binaların tepesindeki heykeller bu hikayeye göndermeli. Çok oyunlu, çok fırlama. “Şuraya iki ok bırakalım anlayan anlasın.” tarzı da çok cool. Okların üzerinden her saat yüzlerce kişi fark etmeden geçip gidiyor.
Siz bunu pas geçmeyin, o aşk üçgeninin ortasında durup şehrin bu gizli sırrını bilmenin keyfini çıkarın. Dudağınızda vermutların tadı ve muzip bir gülümsemeyle.
Aşklarınız üçgensiz olsun!
